18.04.2014 - 18:51
Okunma (2703)
Yorum (0)
Paylaş

Köy Enstitülü bir çınar

HASRET İPLİĞİYLE ÖMÜR DOKUTTUM

Sultan KILIÇ

 

Yazmakta hiç zorlanmadım. Yazmasam ölecektim, diyor ya Sait Faik Abasıyanık. Yazmak, çoğu kişi gibi benim için de büyük gereksinim. Ama hiç bu kadar zor olmamıştı yazmak. Yazacağım yaşamöyküsü bir derenin, bir gölün, bir denizin öyküsü olsa, kolaydı. Yazacağım yaşamöyküsü, bir deryanın yaşamöyküsü. Ali Kılıç, bir ömür dokumuş, bir ömür dokutmuşsa; üstelik hasretle dokumuşsa bir ömrü, kolay olmuyor yazmak.

 

 

Deryayı anlatmaya nereden başlasam, diye aylardır beklemekteyim. Derginin yönetiminden sorumlu olan arkadaş, ikinci kez soruyor, yazınız hazır mı, diye. Diyemiyorum ki “ Elli yıldır biriktiriyorum Ali Kılıç ile ilgili verileri; ama ilk kez, yazmakta zorlanıyorum.”

 

 

Yazmaya bir yerden başlamak gerekiyor da… Nereden başlamalı? Dokuz yaşındayken öksüz kalan Ali Kılıç’tan mı, ırgat Ali Kılıç’tan mı; inşaat işçisi, dokuma işçisi, kalaycı çırağı, marangoz çırağı Ali Kılıç’tan mı, Akçadağ Köy Enstitüsü öğrencisi Ali Kılıç’tan mı, köy öğretmeni Ali Kılıç’tan mı, harika bir baba ve eş olan Ali Kılıç’tan mı, dokuz çocuğunu büyütmek, okutmak için olağanüstü çaba gösteren Ali Kılıç’tan mı, ülke ve dünya sorunlarına kayıtsız kalamayan Ali Kılıç’tan mı, yetmiş yaşından sonra bir yabancı dili kendi çabalarıyla öğrenen Ali Kılıç’tan mı, ozan Ali Kılıç’tan mı? Adam gibi adam Ali Kılıç’tan mı, nereden başlamalı? En iyisi, Ali Kılıç’ın kendi anlatımlarından alıntılarla başlamak.

 

 

“ 22 Mayıs 1924 tarihinde Malatya’nın Arguvan ilçesine bağlı Karahöyük köyümde doğmuşum. Doğum tarihim bile ironikmiş meğer. Çok sevdiğim anamı, dokuz yaşımdayken 22 Mayıs 1933 tarihinde kaybediyorum çünkü. Anamı şu anda gözümün önüne getiremiyorum tabi. Beni ve bacım Gülsüm’ü çok sevdiğini biliyorum. Anamın güzel, becerikli, temiz, dürüst, okuryazar, ileri görüşlü bir ana olduğunu biliyorum. Derslerimde bana yardımcı olduğunu hatırlıyorum. Dört yaşımda gittiğim ilkokulu, dört yılda bitirmemde anamın desteği yadsınamaz. İlkokulu başarıyla hem de sınıf atlayarak bitirdim de ne oldu? Anamın ölümüyle okul hayatım da sona erdi. Babam cahildi, fesat komşuların kışkırtmaları da işine geliyordu. Benim okumamı engellemek için, nüfus cüzdanımı yırtmayı bile başardı. Daha sonra, yetişkinlere yalvararak nüfus cüzdanıma yeniden kavuşacağım, o çocuk halimle.

 

 

Okula başlayışımı anlatayım, unutmadan. 1928’de ben okula hevesle, kayıtsız gidiyorum. Ülke Latin alfabesine geçmiş; ama öğretmenler de acemi. Ben Latin alfabesini, eğitmenlerden önce çözdüm. O zaman Arguvan ilçe değildi, adı da Tahir köyüydü. Karahöyük, Harput’a bağlıydı. Harput’tan Maarif Emini geldi. Elime Köroğlu gazetesini verdi, okumamı istedi. Köroğlu gazetesinde okuduğum şiiri hiç unutmadım. Şiirin bir dörtlüğünü söyleyeyim:

 

 

Efil efil esiyor

Çin Japon’u kesiyor

Kendi ettiğine bakmıyor

Yine bize küsüyor

 

 

Anam ölmeden önce, yaz gelince Arapgir’e giderdik. Kışa kadar anam Arapgir’de bez ve kilim dokurdu. Bacımla ben de anama masura sararak yardım ederdik. Arapgir’e son gidişimizde bir bacım daha doğdu. Doğumdan sonra anam öldü, Arapgir’de toprağa verildi. Gülsüm bacımla yeni doğan bacımın bakımı bana kaldı. Anamın yokluğu dokuz yaşımın üstlenemeyeceği büyük acıyken, bir de bebeğin bakımını üstlendim. Yetmiş yaşlarımdayken anam için yazdığım şiiri öğrencim Erhan Yılmaz seslendirdi:

 

 

ANAM

Melek yüzlü benim anam

Öldü gitti dünkü günde

Üç tane öksüz gülü de

Soldu gitti dünkü günde

 

 

Arapgir’in kazasında

Kimse olmadı yasında

Üç öksüzü arkasında

Koydu gitti dünkü günde

 

 

Yalınız çektim yasını

Kimse duymadı sesimin

O çocukluk hevesimi

Kırdı gitti dünkü günde

 

 

Altmış dörttür yıl dönümü

Dostlarım bilir ünümü

Göremedi ak günümü

Öldü gitti dünkü günde

 

 

Ali Kılıç gönül yası

Kulakta aç kardeş sesi

Ne bülbül ne gül hevesi

Soldu gitti dünkü günde.

 

 

Basmacılar diye Ermeni komşumuz vardı. Basmacıların anası bize analık etti. Babam köyden gelip bizi Karahöyük’e götürünceye kadar Arapgirli o iyi insanlar bize sahip çıktılar. Orada hayvanı olmayan memur hanımları bile kardeşim için süt getirirdi. Babam bizi Karahöyük’e götürdü. Ben akşama kadar tarlada çalışıyorum. Tarladan eve akşam dönüyorum. Döner dönmez de bebek bacımın başına koşuyorum. Bacımın günden güne sararıp solduğunu çocuk halimle fark ediyordum. Mendilimi ıslatıp ucunu bebeğin ağzına veriyordum. Sıkı tutmasam bebek, mendili yutacak gibi emiyordu. Bir ay sonra bebeği mezarlığa götürdüler. Sonradan öğrendim, babamın akrabalarından birini babama eş olarak düşünüyorlarmış. Bebeği aç bırakarak bebekten kurtulma yolunu seçmişler.

 

 

Anam öldükten sonra dünyam karardı. Okul hayatım sona erdirildi. Babama şahra taşıyordum. Köyde tarla sahiplerine ırgatlık ediyordum. Nüfus cüzdanım yırtılmıştı. Bebek bacım, aç bırakılarak öldürülmüştü. Gülsüm bacım, bakıma sevgiye muhtaçtı. Demek ki okuma umudumu tam yitirmemişim. İsa köyünden Memet Hoca, bana okul kitapları verdi. Fırsat buldukça kitapları okuyor, kendi kendime ders çalışıyordum. Gülsüm bacım küçük; bakıma, sevgiye muhtaç, dedim ya. Anasız kuzunun değeri olmazmış. Mamoğ emmiyi yılan sokmuş. Yılanın soktuğu yeri, bacıma emdirmişler, zehirini çıkarsın diye. Analı kuzuya yapabilirler mi bunu? Olaydan on beş gün sonra, Gülsüm bacımın dişlerinde ağrılar başlıyor. Köyün berberi, bacımın dişlerini çekeyim, derken; bacımın çenesinin yarısı, berberin eline geliyor. Bacım da gün görmedi, anamdan sonra.

 

 

Arapgir’de Agop Usta’ya dokuma çıraklığı yaptım. Vahap Usta’ya hızar çektim. Konyalı Marangoz Rum Haralanbos Usta’dan marangozluk öğrendim. Karahöyük’te Arapgirli Marangoz Ali Hayri’ye çırak oldum. Kalaycı Abdullah Elçi’ye çıraklık yaptım. Nüfus cüzdansız, anasız, okulsuz, ırgatlık ve çıraklıkla üç yılım geçti. Babam, anamdan kalan tek altın küpeyi bile bozdurup harcadı bu arada.

 

 

Sözü geçen, zengin amcamız Yusuf Ağa’ya gittim bir gün. Babamın, hükümet kapısına gitmem dediğini; nüfus cüzdanımı çıkarttırırsa, karşılığında evinin damının sıvasını yapacağımı, söyledim. Yusuf Ağa, babama: “ Gel şu deliyi başımdan götür ki uyuyayım. Askere giderken nüfus cüzdanını cebine koyarlar nasılsa.” diye seslendi. Bu nüfus cüzdansızlık beni çok üzdüğünden ben öğretmen olarak Karahöyük’e atandıktan sonra yeni doğanların doğum kâğıtlarını düzenli olarak yazıp nüfus müdürlüğüne teslim ettim. Kimse kimliksiz kalmadı.

 

 

Üç yıl Arapgir’de ve Karahöyük’te ırgat ve çırak olarak çalıştıktan sonra bir mart ayında Topal Hüsöğ, Mıncı’nın Hıdır ve ben Karahöyük’ten çıkıp Malatya’ya çalışmaya gittik. On üç yaşımdayım, amele pazarında çalışıyoruz. Ne iş olursa o işe götürüyorlar amele pazarından. Hıdır’la ben, Cirikpınarı’nda bir bahçe damında kalıyoruz. Çamurun içinde yatıyoruz; öyle kötü, soğuk bir dam işte.

 

 

Akrabam Godoğ Yusuf geldi köyden. Yanımızda üç gün kaldı. Çamur içinde yatma çilemize katlanamadı. Godoğ Yusuf, üç gün sonra köye döndü. Köyde de kimseye söylememiş çilemizi. Barguzu’ya ağaç budamaya çağırdılar beni. Kalacak yerim de iyiydi Barguzu’da. Topal Hüsöğ, illa köye dönelim, dedi. Malatya’dan üç yüz haneli köyümüze, Karahöyük’e dödük. Şimdiki gibi değil ulaşım. Döndük, diyorum, bir cümlede bitiyor. On iki, on üç yaşındaki çocukların, onca yolu yürüyerek aştıklarını düşünün. Yollarda da çok yorulduk, bitkin düştük.

 

 

Köye varınca Memet ağabeyim, amelelikte kazandığım on iki liramı aldı. Hasta yatağımda bir gün hatırımı sormadı. Halimi sormaya arkadaşım Kör Ali geliyor. Hıdır, çok bitkindi, perişandı. Kör Ali’ye hep Hıdır’ı soruyorum. Her gün, Hıdır da iyi, demekten bir gün bıktı sanırım. “ Hıdır rahatladı, şimdi mezarlıkta.” dedi. O hasta halimle günlerce Hıdır’ın ölümüne ağladım.  Köyümüzün girişinde köyün bekçisi Hıdoğ dayı, Hıdır’ı perişan durumda görünce, sırtlayıp köye getirmişti; ta Ağgedik’ten sırtlayıp köye getirmişti. Köyümüzün dört bekçisi oldu, dördü de adam gibi adamdı.

 

 

İyileştikten sonra, arkadaşım Hıdır’ı köyümüzün mezarlığında bırakarak Malatya’ya döndüm. Kazancım, birikimim olan on iki liramı da elimden almışlardı. Yine açtım, yine parasızdım. Akpınar’da bir handa kaldım. Parasını, iş bulup kazanınca ödeyeceğim. Yine amele pazarına gittim. Orada Trabzonlu Ömer Usta, amelelere su taşımamı önerdi. Günlük elli kuruş. Otuz altı saatlik açlıktan sonra, iki ekmekle yeşil soğanı yiyişimi gören ustanın güvenini kazandım. Akşam olunca Pötürge Hanı’na gittim. Pötürge Hanı’nda Pötürgeli Memet’le arkadaş olduk. Malatya Mensucat (dokuma) Fabrikası’nın temelini kazmaya başladık. Sıra kalıp çekmeye gelince, marangoz çıraklığımda öğrendiklerim çok işime yaradı. Kalıpçılıkta günlüğüm üç buçuk liraya çıktı. Bu arada, okuma aşkım hiç sönmedi. Malatya Halkevi’ne gidiyor, orada sürekli kitap okuyordum, amelelikten fırsat buldukça. Nüfus cüzdanımı çıkartmam gerekiyordu önce. Mensucat fabrikası yükseldi, tavan betonu atıldı. Bir ay da çatı altı betonunu suladım, beton çatlamasın diye. Paramı alıp yine köye döndüm.

 

 

Okumaktan umudumu kesmemiştim, Halkevi’ne gidip kitap okuyordum. Şimdi de fabrikada kadrolu çalışabilmek için nüfus cüzdanına ihtiyacım vardı. Köyün muhtar azasına beş on paket sigara götürdüm. Aza ile muhtara derdimi anlattık. Muhtar, beni aza Maço Ahmet ile ilçe nüfus müdürlüğüne yolladı. İlçe Nüfus Müdürü, Hekimhanlı Mahmut Ünsalan’dı. Müdüre de litrelik iki şişe rakı götürdüm. Babamın, okumamı engellemek için yırttığı nüfus cüzdanıma sonunda kavuşmuştum. O rüşvetlerin dışında kimseye rüşvet vermedim, kimseden de rüşvet almadım.

 

 

Karahöyük’ten Malatya’ya döndüm. Malatya Mensucat Fabrikası’na kadrolu işçi olarak kaydoldum. Bibimin öksüz yetim üç çocuğunu da nüfus cüzdanlarını çıkartarak fabrikaya işçi yazdırdım. Üç yıl fabrikada çalıştım. İçimde yanan okuma isteği hiç sönmedi. Bir gün köylüm Hıdır Elçi’den güzel bir haber aldım. Acele Akçadağ’a gitmemi istiyordu. Akçadağ Köy Enstitüsü’ne öğrenci alınacakmış. Sabahı bekleyemedim, 17 Mart 1940’ta, gece Akçadağ- Karapınar’a gittim. İlkokuldan sonra üç yıl ara vermiştim okumaya. Çeşitli işlerde çalışmıştım. Bunları göz önünde bulunduran idareciler, beni önce kaydetmek istemediler. Bana soru sormalarını, beni bir çeşit sınavdan geçirmelerini istedim. Halkevi’nde geceleri ders çalışmamın yararını gördüm. Sınavı başarıyla geçtim, Akçadağ Köy Enstitüsü’ne 102 numaralı öğrenci olarak kaydoldum.

 

 

Babam gibi diyemeyeceğim, anam gibi öğretmenlerim oldu. Hüsniye ve Ahmet Kün öğretmenlerim, benimle yakından ilgilendiler. Bana bolca kaynak sundular, takıldığım yerlerde devreye girdiler. Anam kadar sevdiğim Hüsniye Kün öğretmenim, doğum yaparken öldü. Anama ağladığım kadar ağladım onun için. Geride kalan oğlunun mühendis olduğunu, Amerika’ya yükseköğrenim için gittiğini öğrendim sonradan.

 

 

Köy enstitüsünde günde beş saat teorik, beş saat de uygulamalı ders görüyorduk. Yaşam için gerekli derslerdi bize verilen dersler. Marangozluk, demircilik, terzilik, hayvancılık, dokumacılık, arıcılık, duvar ustalığı, bahçe ve tarla ziraatı… Türkiye genelinde açılan köy enstitülerinin öğrencileri olarak öğrenirken, çalışarak üretiyorduk. Öğrenciler devlete yük olmuyordu. Yük olmak şöyle dursun, artı değerimiz Türkiye bütçesine yakındı.

 

 

Türkiye bütçesine denk üretim yapan köy enstitülerini 1946’dan sonra baltalamaya başladılar. Aydın, ileri görüşlü, Atatürkçü, yurtsever, demokrat, sorgulayan öğretmenler yetiştiren köy enstitülerini ABD, IMF, AB ister mi? Köy enstitüleri yaşarsa Türkiye’yi istedikleri gibi yönetemeyecekler, sömüremeyecekler. En iyisi, üreten; her anlamda soyut ve somut üreten bu kurumları kapatmalıydılar. Köy enstitüleri, aydın düşüncenin çağdaş, demokrat, becerikli, üretici öğretmenler yetiştirdiği sürece, Türkiye kendine sömürtmeyen, insan haklarına saygılı, uygar bir ülke olacaktı. Bu da emperyalistlerin ve onların içerideki iş birlikçilerinin işine gelmeyecekti.

 

 

Akçadağ Köy Enstitüsü’ndeyken yazdığım bir şiiri yıllar sonra bana ulaştırdılar. Dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmail Hakkı Tonguç’un oğlu, şiirimi babasının arşivinde bulmuş. Bu şiiri 20 Aralık 1940’ta yazmışım:

 

 

HASRET

 

 

Sekiz seneden beri hasret kalmıştım sana

Faydalı genç yetiştirmek istiyordum vatana

Her neyse atıldığım iş, tersine giderdi

Yoksulluk, gölge gibi beni takip ederdi

 

 

Var olsun Cumhuriyet, hasreti kavuşturdu

Akçadağ ilçesine enstitüyü açtırdı

Hasretime kavuştum, gönlüm şen, gözlerim şen

Karapınar yazısı bana geliyor gülşen

 

 

Vatan ve millet için candan çalışacağım

Bilmediğim şeyleri sorup alışacağım

En büyük danışmanım kitaplarım olacak

Bilgim, görgüm, hünerim milletime kalacak

 

 

Bu kutsal görevimi iyi kullanacağım

Ucundan ölüm olsa işe yollanacağım

Elbet bir gün gelecek ben de çoğalacağım

Ulu bir çınar gibi yurtta sallanacağım

 

 

Kurt ve kuzuyu gölgemde barındırmak isterim

Kötülükten milleti arındırmak isterim

Yetim hakkı yiyeni süründürmek isterim

Yoksulu ve yetimi barındırmak isterim

 

 

Ali Kılıç, ülküme kavuşmaktır muradım

Tutunuz ellerimden gideyim adım adım

Elbet bir gün olacak benim kolum kanadım

Türkiye’mde duyulsun engin ve güzel adım.

 

 

 

Okuldaki kimi öğretmenlerimi ve arkadaşlarımı hâlâ hatırlarım. Öğretmenlerimizden Hüsniye Kün, Ahmet Kün, Hüseyin Küçükkurt, Recep Çekiç; arkadaşlarımdan Hekimhanlı Ahmet Özer, “Baba” lakaplı Akçadağlı Süleyman Ağca, Diyarbakır’ın Kulp ilçesinden Cemal Yıldırım, aslen Parçikanlı şimdi Orduzulu Mehmet Boztepe, Ahmet Acar unutamadıklarımdandır. Ahmet Acar, hastalandığımda, revirde on gün başımda beklemişti.

 

Acısıyla tatlısıyla çok güzel günlerimiz oldu. Yirmi yaşında bir köy öğretmeni olarak mezun oldum. Köyüme atandım. Eşim Güldane Topçu ile evlendik. On beş yıl Karahöyük’te, iki yıl Minayik (Kuyudere)’te, on üç yıl da Malatya Atatürk İlkokulu ve Cengiz Topel İlkokulunda çalıştım. Dokuz çocuğumuzu da okuttuk. 1981 yılında emekli oldum, Ankara’ya yerleştik. Güçlüklerle birlikte mücadele ettik. Üretmeye, özellikle şiir yazmaya devam ediyorum. Şiir yazmak benim için olmazsa olmaz bir kavram. Su gibi hava gibi yaşamın doğal gerekliliklerindendir.

 

 

İki şiir kitabım yayınlandı: “Hayatımdaki Güller ve Dikenler”, “AnKARAhöyük”. Birçok şiirim de oğlum Doktor Hasan Basri Kılıç tarafından bestelendi, Erhan Yılmaz tarafından seslendirildi. Eşim Güldane için pek çok şiir yazdım, bunlardan Mor Beliklim’i de Cemal Öztaş seslendirdi. Pek çok antolojide yer aldı şiirlerim.

 

 

ARGUVAN’IN ÜSTÜNE

 

 

Sunam Arguvan’a bahar erişti

Sümbüller açılmış gülün üstüne

Koyun kuzu birbirine karıştı

Arılar dolanır balın üstüne

 

 

Obalar ovadan yaylaya göçtü

Bercim biraz evvel kapıdan geçti

Bahçenin tomurcuk gülleri açtı

Yeşili bezenmiş alın üstüne

 

 

Keklikleri kayalardan ötüşür

Bağlamanın tellerine karışır

Arguvan’ın âşıkları atışır

Sanki şeker koymuş dilin üstüne

 

 

Deli gönlüm yücelerden indirdim

İndirdim de enginlere kondurdum

Ben yönümü Arguvan’a döndürdüm

Güzeller dizilmiş yolun üstüne

 

 

Ali Kılıç aşk ateşi sarınca

Gönlüm coşar Arguvan’ı görünce

Vakit gelir toprağıma varınca

Sanki yaprak düşer gölün üstüne

 

 

 

BİZİM SEVGİMİZ

 

 

Çok şükür inatlık olmadı bizde

Bizim sevgimiz de ödedir özde

Her zaman duruldu verilen sözde

Bizim sevgimiz de ödedir özde

 

 

Dokuz çocuk, yirmi torun büyüttük

Hepsini de güzel güzel eğittik

Zaman geldi tüm dünyaya dağıttık,

Bizim sevgimiz de ödedir özde

 

 

Onlar bizi biz onları anarız

Yollar uzak, gönül yakın sanarız

Hasretiyle için için yanarız

Bizim sevgimiz de ödedir özde

 

 

Ali Kılıç açık olsun yolumuz

Teneşire hazır olsun salımız

Yollar uzak ben gidemem yalınız

Bizim sevgimiz de ödedir özde

(20 Mayıs 2008)

 

 

 

NESİNE VARAYIM BEN O YAYLANIN

 

 

Gidenler gider de gelenler gelir

Nesine varayım ben o yaylanın

Yolu uğrayanlar hep pişman olur

Nesine varayım ben o yaylanın

 

 

Güzeller de ok kirpikli güzeller

Salındıkça ciğerciğim ezerler

Yaz baharda çadırları bozarlar

Nesine varayım ben o yaylanın

 

 

Bir bak sevdiceğim, gözümde yaşlar

Aşka düşenlerde olur bu işler

Ataşta yanıyor ağaçlar kuşlar

Nesine varayım ben o yaylanın

 

 

Dağın doruğunda sevdiğim yitti

Şu benim figanım ta arşa gitti

Sanki sevdiceğim elimden tuttu

Nesine varayım ben o yaylanın

 

 

Ali Kılıç sever genci güzeli

Böyle midir yaraların yazarı

Çifte yavruların oldu mezarı

Nesine varayım ben o yaylanın

 

 

MOR BELİKLİM

 

 

Mor beliklim zülfün kemend eyleme

Gidiciyim yollarımı bağlama

Ardım sıra uğrun uğrun ağlama

Bu dünyanın halı böyle sevdiğim

Hakkın çoktur helal eyle sevdiğim

 

 

Ezelden ebede bu dünya yalan

Bir bak hiç olmuş mu ebedi kalan

Hızır İlyas derler o dahi yalan

İnsanın isteği böyle sevdiğim

Doğru düşün, doğru söyle sevdiğim

 

 

Hasta iken sen gel otur başıma

Ölür isem biraz ağla nâşıma

Bir kuş ol da mezarımın başına

Geceleri gelip tüne sevdiğim

Derdin deme ele güne sevdiğim

 

 

Terazi gelmezse Ülker aşmıyor

Gönlüm sana tutkun, senden şaşmıyor

Hiç kimse kimseye derdin açmıyor

İsterisen sen de açma sevdiğim

Derdin deme, ele güne sevdiğim

 

 

Ali Kılıç, baş sağ iken yazarım

Körpe torunlarda kaldı nazarım

Kim bilir ki nerde kalır mezarım

Bu dünyanın halı böyle sevdiğim

Hakkın çoktur, helal eyle sevdiğim

 

 

 

SEHER YELİ

 

 

Neden, beni gördün döndün deliye

Benzetemedin mi yoksa Ali'ye

Ten buruşmuş, saçlar ağarmış diye

Sitem mi edersin de seher yeli

 

 

Şunda üç beş günlük bir ömrüm kaldı

Bütün gençliğimi saatler çaldı

Kocamayan deli bir gönlüm kaldı

Dostlara durumum de seher yeli

 

 

Ameliyatlarla geçti hep bu yaz

Güllü’nün saçları, kar gibi beyaz

Gerdan da buruştu kalmadı kiraz

Dişleri döküldü de seher yeli

 

 

Hani tek tek basan kara cızmalı

Mor beliği on dört bölük düzmeli

O da benim gibi romatizmalı

Hafif hafif seker de seher yeli

 

 

Ali Kılıç, haber alır dostundan

Nice yıllar geldi geçti üstünden

Dertsiz göçen var mı dünya üstünden

Dostların derdini de seher yeli

 

 

 

DUYDUN MU?

 

Gözünü sevdiğim gül yüzlü Leyla’m

Aramızdan yıllar geçti duydun mu?

Yine bahar Arguvan’a erişti

Ağdepe’de çiğdem açtı duydun mu?

 

 

Hasretin çektiğim kaçıncı bahar?

Yolunu gözlerim ben de her seher

Baharın yağmuru gözümden yağar

Akan yaşlar seli geçti duydun mu?

 

 

Bahar geldi Karahöyük’e erişti

Bütün göçler birbiriyle yarıştı

Nice nice küsülüler barıştı

Ali Kılıç yaşın saçtı duydun mu?

(08.10.2006)

 

 

 

GERİ GELSİN

 

 

Emekledim koşamadım

Sevinip de coşamadım

Doya doya yaşamadım

Geri gelsin çocukluğum

 

 

Anam bana geri gelsin

Babam bir kez daha görsün

Bizim de yüzümüz gülsün

Geri gelsin çocukluğum

 

 

Nerede kollu sapanım

Her gün yüzümü öpenim

Buruştu o nazik tenim

Geri gelsin çocukluğum

 

 

İşime hep koşup gittim

Sular gibi coşup gittim

Büyüdükçe şaşıp gittim

Geri gelsin çocukluğum

 

 

Yaş büyüdü baş büyüdü

Her türlü savaş büyüdü

Elden gelen taş büyüdü

Geri gelsin çocukluğum

 

 

Ali Kılıç hallar böyle

Sen feleğe sitem eyle

Durma ne söylersen söyle

Geri gelsin çocukluğun

 

 

ELVEDA

 

Yaklaştı zamanım çileler doldu

Eşim dostum, kavum hısım elveda

Gönül, Hak yolunda bana gel oldu

Ela gözlü yavrularım elveda

 

 

Çok çektim, yolları aştım da geldim

Ağlayıp gülerek geçtim de geldim

Mansur'un dar'ına düştüm de geldim

Ela gözlü yavrularım elveda

 

 

Eline aldığı incedir elek

Başa dek güldürmez kahpedir felek

Sizlerin sağlığı olsun son dilek

Ela gözlü yavrularım elveda

 

 

Gidin işinize doğru çalışın

Türlü çileleri görün alışın

Varlığımı kardeş kardeş bölüşün

Ela gözlü yavrularım elveda

 

 

Ali Kılıç, öğütlerim tutula

Doğrulukla hoş menzile yetile

Uymayınız yalancıya katile

Ela gözlü yavrularım elveda

 

 

sultankilic44@hotmail.com

 

Keyword : Köy Enstitülü bir çınar haberi , Köy Enstitülü bir çınar oku , Köy Enstitülü bir çınar konusu , Köy Enstitülü bir çınar hakkında , Köy Enstitülü bir çınar manşeti , Köy Enstitülü bir çınar perde arkası , Köy Enstitülü bir çınar olayı , Köy Enstitülü bir çınar son dakika , Köy Enstitülü bir çınar

Hen�z Yorum Yok.
�lk Yorum Yapan Siz Olmak �stermisiniz.


(Gvenlik in Max:750 Karakter)
Kalan Karakter Says