05.04.2014 - 19:47
Okunma (2735)
Yorum (0)
Paylaş

Fırat ağlıyorsa sebebi sensin...

Fırat ağlıyorsa sebebi sensin…




Sultan KILIÇ

 

25. 09. 1939 Malatya- Arguvan- Karahöyük köyü doğumlu Abdulkadir Işık, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiyken ikinci sınıfa geçtiği yıl, yaz tatili nedeniyle Malatya’ya, Çavuşoğlu Mahallesindeki evine gelmiştir.

 

Hasan Basri (Korucuk) denen yatıra ailesi ve komşularıyla ziyarete giderler. Hasan Basri yatırı, o tarihlerde eski yerindedir. Karakaya baraj göletinin suları altında kalmasın diye şimdiki yerine, Battalgazi ilçesinin kuzeyine devredilmiştir. Arkadaşlarıyla Fırat nehrinde yüzen Abdulkadir, henüz 18 yaşındayken 9. 06. 1957’de Fırat’ın girdabına kapılır ve boğulur. Mezarı Kiltepe mezarlığındadır.

 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisidir Abdulkadir Işık. İkinci sınıfa geçtiği 1957 yazında Malatya Çavuşoğlu Mahallesi’ndeki baba evine gelmiştir. Bitişik komşuları, akrabaları Mısdaafendinin Ümmügüssün, Korucuk (Hasan Basri)’a kurbanları olduğundan Işık ailesini, ısrarla Abdulkadir’i davet eder. Bu davet bir saygı, ilgi, ikram, değer verme ölçütüdür.

 

Abdulkadir’in anası Fatma Işık, çocuğum daha dün akşam geldi, yorgundur, hem biz bile yüzüne doya doya bakamadık, hasret gideremedik, diyerek oğlunun gitmesine engel olmaya çalışır. Delikanlı, yataktan fırladığı gibi anasını kucaklar öper, merak etme anacığım, ziyaretten döndüğümde çok göreceksin beni, der ve kamyona doluşmuş olan komşularına, akranlarına yetişir.

 

Yıkanırsam saçlarım bozulur derken, boz bulanık Fırat’a daldın

Abdulkadir’in 1935 doğumlu ablası Güllü Işık Topçu anlatıyor:

 

Ankara Hukuk Fakültesi 1. sınıf öğrencisiydi. Haziran ayıydı, Malatya’ya izne gelmiş. Anam su ısıtmış, yıkansın diye; ama kardeşim yıkanmak istememiş. Saçıma şekil verdim, şimdi yıkanırsam saçlarım bozulur, demiş.

 

Akraba komşulardan Ümmügüssün, Korucuk (Hasan Basri)’a gidiyoruz, sen de gel, diyor kardeşimin Malatya’ya gelişinin ertesi günü. Kardeşim gitmekte isteksiz davranınca, üniversitelisin artık bizlerle bir araya gelmeye tenezzül de etmezsin, deyince ziyarete gitmeye kendini mecbur hissediyor.

 

Ziyarete kamyonla gidiliyor o tarihlerde. Kasada gitmem, şoför mahallinde yer varsa giderim, diyor. Evimizin olduğu Çavuşoğlu Mahallesi’nde binmiyor kamyona, onu Eskimalatya kavşağında alıyorlar şoför mahalline. Eskimalatya kavşağındaki bir bakkaldan rakı alıp biniyor kamyona.

 

Ziyarette kurban kesiliyor, yemek yapılıyor. Abdulkadir; köylümüz Gara Abdılla ve birkaç arkadaşı ile rakı içiyor, sohbet ediyorlar. Kardeşim, mesleğinde yükselmek istediğini, Gara Abdılla da oğlu olmasını istediğini söylüyor. Sonra da Fırat’ta yüzmeye başlıyorlar. Dün saçları bozulmasın diye tertemiz suya girmeyen yakışıklı, 18 yaşındaki üniversite öğrencisi kardeşim, ertesi gün Fırat’ın haziran ayındaki çamurlu, buz parçalarıyla dolu, azgın akan suyuna giriyor. Girdaplı yere gelince dibe çekiliyor.

 

Yıl 1957. Biz o zaman Arguvan’a bağlı Halpuz’da oturuyoruz, eşim orada öğretmen. Kardeşimin boğulduğunu bana söylemediler. Görümcem Güllü’nün bebeği Mustafa’yı doktora götüreceğini, benim de ona eşlik etmemi söylediler. Köyden Arguvan’a geldik, bir eve misafir olduk Malatya arabasını beklerken. Evin kadını, Karahüyüklü bir genç Fırat’ta boğulmuş, dedi. Benim aklıma bile gelmedi, boğulanın kardeşim olabileceği. Görümcem Güllü, kadının daha fazla açıklama yapmasını engellemek için kadına işmar etmiş, kaş göz hareketiyle.

 

Kardeşim Ali, on yaşındaydı. İlkokul dördüncü sınıfa gidiyordu. Sabah okula gidiyor akşama dönüyor sanıyorduk. Abdulkadir’i defnettiğimiz Kiltepe mezarlığına yakın oturan bir kadın söyledi bize. Anam bu çocuk sabahtan akşama kadar mezara kapanıp ağlıyor. Ekmek veriyoruz yemiyor, su veriyoruz içmiyor. Mezara kapanıp ağlıyor ağlıyor sonra gidiyor, her gün böyle, dedi. Buralardan uzaklaştırmak için Ali’yi Halpuz’a götürdük, yanımızda okudu.

 

Kiltepe mezarlığının üst geniş alanında, tepede, çevresi demir parmaklıklarla çevrilidir kardeşimin mezarının. Halk inanışına göre boğmaca hastalığına yakalananlar iyileşsin diye suda boğularak ölen birinin mezarına çarparak şişe kırarlarsa o hastalıktan kurtulurmuş. Bu inançtan dolayı Abdulkadir’in mezarının çevresi hep cam kırıklarıyla doludur.

 

İstanbul’da koskoca denizde yüzdüm, Fırat’tan mı korkacağım

Abdulkadir’in yengesi Sebahat Işık’tan dinliyoruz:

 

Fırat kenarındaki Korucuk (Hasan Basri)’'a ziyarete giderler. Bir grup genç, içki içerler. Fırat'ın öte yakasına geçerim iddiasıyla suya dalar Abdulkadir. Fırat’ın bir yerine kadar yüzdükten sonra arkadaşları, akıntı güçlendi, geri dönelim, derler. Köylüsü Gara Abdılla (Abdullah Özfırat) da Fırat’ın azgın sularına meydan okumayarak kıyıya dönenlerdendir. Yüzerken konuşulanları, ailesine aktarmıştır sonradan. Kıyıda beş genç kız, Fırat’ta yüzen delikanlıları seyretmektedir. Abdulkadir, ben İstanbul’da koskoca denizde yüzdüm, Fırat’tan mı korkacağım, diyerek yüzmeye devam eder.

 

Diğer gençler döner, kıyıya çıkarlar. Abdulkadir, biraz ilerledikten sonra elini kaldırır kıyıdakilere. Birkaç saniye sonra bir kez daha eliyle işaret verir. Üçüncü kez elini kaldırdıktan sonra sudaki girdaba gömüldüğü ve gömüldüğü yerden köpüklerin çıktığı görülür.

 

Beş gün vermez Fırat nehri, aldığı genci


Beş gün vermez Fırat aldığı canı. Beş gün, yavrularını yutan Fırat’ın kıyısında kendini paralar ailesi, akrabaları, komşuları. Beş uzun gün umutla beklenir yine de. Bir gece anasıyla babası fayton kiralayarak Fırat’ın kenarına giderler. Faytoncu da bunları izlemektedir, uzaklaşabileceği yer ve durum da yoktur zaten. Anayla baba, önce ben atayım kendimi, diyerek çekişmektedirler. Sonunda, el ele tutuşarak Fırat’a atlamaya, acılarına son vermeye karar verirler.

 

El ele tutuşarak Fırat’a karışmak isterler

Faytoncu koşar bunu duyunca. Ne yapıyorsunuz, hayatımla mı oynayacak, ocağımı mı söndüreceksiniz? Çoluk çocuğum aç perişan kalacak. Sizi buraya getiren benim; devlet benim yakama yapışacak, diyerek ikisini de sürükleyerek faytona bindirip şehre getirir. Arada bir, karı koca birbirlerini teselli etmeye çabalayarak “Komşumuz Verkin’in hiç çocuğu yok. Onunki can değil mi? Çok şükür bizim diğer çocuklarımız Güllü, Nazife, Sebahat ve Ali yaşıyor, onların bize ihtiyaçları var.” derler.

 

Ali, ilkokul beşinci sınıftadır taparcasına sevdiği, hayran olduğu ağabeyi Fırat’ta boğulduğunda. Kiltepe mezarlığı çevresinde oturan kadınlardan biri, güzün mezar ziyaretine giden aileye “On yaşlarında bir oğlan çocuğu, her gün mektep kıyafeti, mektep çantasıyla gelip bu mezara kapanıyor. Akşama kadar ağlıyor, ekmek yemek veriyoruz yemiyor. Ağlayıp ağlayıp akşam olunca gidiyor. Hastalanacak bu çocuk.” diyor. Bunun üzerine aile, Ali Işık’ı Malatya’dan, ağabeyinin mezarından uzaklaştırmakta buluyor çözümü. Ali’yi Halpuz’da öğretmen olan eniştesinin; yani Güllü ablasının yanında okumaya yolluyor. Bunları şimdi 79 yaşındaki Güllü Işık Topçu, 70 yaşındaki Ali (Hüseyin) Işık ve gelinleri Sebahat Işık’tan dinliyorum.

 

Beş gün sonra mavi gözlü, kumral saçlı, uzun boylu, mahallenin yakışıklısı, üniversiteli Abdulkadir’i yüzeyine çıkarır, kıyısına bırakır Fırat. Köylüler, jandarmaya bildirir kıyıda bir ceset gördük, diye. Mahallenin yakışıklısının belinde kemeri vardır, donunu bağlamıştır düşmesin diye. Şişmiştir vücudu. Anası, kumral saçları okşamak üzere elini, oğlunun başına götürür. Oğlunun saçları elinde kalır. Anası, feryat ederek kendi saçlarını, kendi yüzünü yolar. O anda yolduğu topak şeklindeki kendi saçlarını ve oğlunun şişmiş cesedinden elinde kalan bir tutam saçı, yakınları Fatma Işık’ın avucundan alarak saklarlar. Cebinden de iki tane delikli yüz para çıkar. Anası öldüğünde Abdulkadir’in giysileriyle ana oğulun birbirine karışmış olan saçlarını, anasının yüzüne konarak şehir mezarlığına gömerler. Oğullarından yirmi beş otuz yıl sonra bu dünyadan ayrılan anasıyla babası, oğullarının yanına defnedilemez. Kiltepe mezarlığı dolmuş, mezarlığa defin yasağı konmuştur.

 

 

Fırat kenarında yüzen kayıklar

Abdulkadir, Kiltepe mezarlığına defnedilir. Mezarı yaptırılmış, mezar taşına kabartma olarak şunlar yazılmıştır:

 

Abdulkadir Işık

D: 25. 09. 1939 / Ö: 9. 06. 1957

 

“Ben garip eşim garip

Mezarda taşım garip”

“Genç yaşımda terk eyledim dünyamı

Fırat suyunda kaybettim dünyamı”

“on sekiz yaşıma erdim

hukuk fakültesine girdim

bu kadere boyun eğdim”

 

Bir de küçük fotoğrafı konmuştur mezar taşına, camlı ve demir parmaklık koruyuculu. Ama demir parmaklık bilinmeyen kişilerce kırılarak fotoğrafı alınmıştır. Fotoğrafın yeri boş kalmıştır.

 

Abdulkadir’in sevdiği kız, aşkı gibi acısını da gizli yaşar


On sekiz yaşındaki Abdulkadir’in birkaç yıldan beri gönlünü düşürdüğü bir de sevgilisi vardır. Herkes onları birbirine yakıştırır, sözlü olduklarını bilir. Hatta köyde gizlice buluştuklarını, sevgilerinin karşılıklı olduğunu, yakında nişanlanacaklarını da bilirler. Abdulkadir çok yakışıklı, sevdiği kız da becerikli ve çok güzeldir. Abdulkadir’in ölüm haberini alan genç kız, yasını içinde yaşayarak en fazla acıyı çekmek durumunda kalır anasından sonra. Bir süre sonra başkasıyla evlendirilir. Abdulkadir’in sevdiği kız, çoluk çocuğa karışır; ama Abdulkadir’i hiçbir zaman unutmamış, unutmak da istememiştir.

 

Bu acı olaydan sonra Abdulkadir’in ailesi, özellikle anası, oğullarını ısrarla ziyarete davet eden komşusu, aynı zamanda akrabalarını suçlar. Kendi evlerine duvarları bitişik olmasa, oğlunun Fırat’ta boğulmasına sebep olarak gördüğü Ümmügüssün’ün evini yakacağını da söylemektedir yürek yangınıyla.

 

Davet eden kadıncağız da çaresiz kalmıştır. Geleneklerde bir yatırda kurban kesilip lokma döküleceği zaman, değer verilen kişiler davet edilir. O da değer verdiğinden davet etmiş; ama sonuç felaket olmuştur.

 

Teslim’imi sana kurban getirdim ya Hasan Basri


Çaresiz kalan Ümmügüssün, altı yaşındaki oğlu Teslim’i Hasan Basri’ye götürerek türbedeki kabrin etrafında  “Hasan Basri hazretleri oğlumu, Teslimi’mi sana kurban etmek için getirdim. Kurtar bizi bu azaptan! “ diyerek üç kez dolaştırır. Abdulkadir’in Fırat’ta boğulmasının ardından on beş gün geçmiştir. Ümmügüssün’ün altı yaşındaki oğlu Teslim, karpuz yerken nefes borusuna kaçan bir karpuz çekirdeğinin nefesini tıkaması sonucunda boğularak can verir. Abdulkadir için Işık ailesine baş sağlığına gelenler, Ümmügüssün’e de baş sağlığına giderler.

 

Devrimci kitaplarını, şiirlerini yakmak zorunda bıraktılar


Gelinleri Sebahat Işık, Abdulkadir ağabey Fırat’ta boğulduğunda ben yedi yaşındaymışım, Kendisini hatırlamıyorum; ama söylediklerine göre babayiğit, çok yakışıklı, herkes tarafından sevilen bir gençmiş, diyor. Bir çuval dolusu kitabının 12 Eylül 1980 faşist diktatörlüğüne kadar evde özenerek saklandığını… Her kitabın arasında el yazısıyla en az bir şiir bulunduğunu… Ayrıca bir şiir defteri bulunduğunu, bu şiirleri çocuklarına okutup dinlediğini, çok güzel şiirler yazmış olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Ama sıkıyönetimde askerler evlere baskın yapıp da kitap bulduk diye insanları içeri atıp işkence edince, içeride yıllarca tutup hatta insanları kaybettiklerine tanık oldukça Abdulkadir ağabeyimin kitaplarını, o güzel şiirlerinin toplandığı şiir defterini banyo sobasında yaktık yüreğimiz kavrula kavrula. Yakınlarımız, bunlar devrimci şiirleri, devrimci kitapları demişlerdi, diyor.

 

Rüyamda Abdulkadir ağabeyimi görmüştüm. Bana, “Anamla babam sana Celal Abbas’ın emaneti, onlara bakasın” dedi. Kaynanamla kayınbabama kırk yıl hizmet ettim, onlara en iyi şekilde baktım, diyor.

 

Üniversite öğrencisi olduğuna göre bir fotoğrafı olmalı, diyorum. Fırat’tan canlı gelemediği yıl, 1957’de Malatya Foto Aile’de çektirdiği bir fotoğrafı getiriyor yengesi Sebahat abla.

 

Abdulkadir’in Sultan ebesi (babaannesi), öldüğümde, beni torunumun yanına gömün, der. Herkes şehirden köye götürürken cenazesini, Kekecin Sultan ebenin cenazesi, Arguvan’ın Karahöyük köyünden Malatya’ya getirilerek torununun yanına, Kiltepe mezarlığına gömülür. Abdulkadir’in anasıyla babasına kısmet olmaz oğullarının yanında yatmak. Onlar rahmetli olduklarında mezarlığın kapasitesi dolmuş, mezarlığa defin yasağı gelmiştir. O nedenle ana baba Fatma ve Abdullah Işık, şehir mezarlığına defnedilmiştir.

 

 

Suda boğulanın mezarına çarparak şişe kırdıklarında boğmaca iyileşecekmiş

 

Şimdi Abdulkadir’in mezarının çevresi, şişe kırıklarıyla doludur. Cam kırıkları sürekli temizlenir, yeniden birikir mezarın çevresinde. Halk inanışına göre boğmaca olanlar, suda boğularak hayatını kaybeden birinin mezarına çarparak şişe kırdıklarında boğmaca hastalığı iyileşecektir. Böylece Abdulkadir’in ailesi dışında gelen ziyaretçileri, mezara şişe çarparak kıranlardır.

 

Genç yaşta ölümüyle Malatya’yı yasa boğan Abdulkadir için şu ağıt yakılır ve ezgisiyle dilden dile dolaşır:

 

Fırat kenarında yüzen kayıklar 
Anam ağlar bacım beni sayıklar 
Başıma toplanmış bağrı yanıklar 


Nettim size verin benim yârimi 
Nettim size beni yâre götürün 


Elbisem duvarda asılı kaldı 
Çeyizim sandıkta basılı kaldı 
O yâr benim ile küsülü kaldı 


Nettim size verin benim yârimi  
Nettim size beni yâre götürün

 

***

 

Fırat kenarında asbap yumuşlar

Yuyup yuyup gül dalına sermişler

Sevmediğim yerde sevdi demişler

Sevem de gurtulam elin dilinden

Alam da gurtulam köyün dilinden

 

Fırat kenarında gayıh değilim

Yardan ayrılalı ayıh değilim

Bir çift selamına layıh değilim

Guruya gaderim yârdan ayrıldım

Ölem de gurtulam elin dilinden

 

***

 

Aşağıdaki “Fırat” şiirini yazan Arguvan Germişili Şair Arife Kalender, bu olay için yazmamıştır elbet bu güzel ve anlamlı şiiri; ama tam da Abdulkadir’i yutan Fırat’a seslenmiş gibidir.

 

FIRAT

 

Bendim

nehirleri dolanan ben

nerde dereyle birleşen çay

hangi kayayı döver

nerde uçuruma düşerim

 

Saçlarım kıyım, gözlerim sürgün

Murat suyunda çimen ben

göletlerde toplanır

çağlar boyu düşlerim

 

Fırat’ım ben

buz ve kar altında

ne ateşler düştü kollarıma

ne ateşler söndürdüm bir bilsen

 

Bir devenin yanımdan geçişini

kim gördü

tuz yüklü çıngırak yüklü

alır geri verir

geri verir alır hörgücünü

boynu tepelerden yüce

sen Fırat’a düşen

deve gölgesini gördün mü

 

Nice kollar taşıdım, nice başlar

allı gelinler aldım

perçem perçem kakül

yiğit alınlar aldım

hem ağa hem paşaydılar

kabarır sularım kabarır

ne tarihler girip çıktı

yorganımın içinden

 

Zaman zaman Kırkgöz olur ağlarım

Dersim atlar

sürgün atlar

kan atlar

Alevi’yim, Süryani’yim, Sünni’yim

sen de Arapgir’im

biraz da Ermeni’yim

kan kandır

hepsi benim sularımda akar

 

 

 

Aktım aktım Dicle geldi

o söyledi ben dinledim

ben söyledim o dinledi

bir baktık Şattülarap

onun ölüleri benim ölülerim

biz artık su değiliz ki

durmadan çıkıyor

tarihin koldan bacaktan gövdeleri…

 

 

Arife Kalender

(“Maviler de Eskidi” adlı ilk kitaptan)

 

 

Malatya- Arguvan- Karahöyük köyü doğumlu Abdulkadir Işık, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiyken ikinci sınıfa geçtiği yıl, 18 yaşındayken yüzmek için Fırat’a meydan okuyor. Fırat, beş gün sonra Abdulkadir’in cansız bedenini sevdiklerine geri veriyor. Abdulkadir’den ailesine, sevenlerine yoğun, dayanılmaz bir kayıp acısı kalıyor. Bir de çok yakışıklı bir gencin hüzünlü gözlerle baktığı tek fotoğrafı…

 

Not: Yazarın izni olmaksızın yazı ve fotoğrafları kullanılamaz.

 

sultankilic44@hotmail.com

 

Keyword : Fırat ağlıyorsa sebebi sensin... haberi , Fırat ağlıyorsa sebebi sensin... oku , Fırat ağlıyorsa sebebi sensin... konusu , Fırat ağlıyorsa sebebi sensin... hakkında , Fırat ağlıyorsa sebebi sensin... manşeti , Fırat ağlıyorsa sebebi sensin... perde arkası , Fırat ağlıyorsa sebebi sensin... olayı , Fırat ağlıyorsa sebebi sensin... son dakika , Fırat ağlıyorsa sebebi sensin...

Hen�z Yorum Yok.
�lk Yorum Yapan Siz Olmak �stermisiniz.


(Gvenlik in Max:750 Karakter)
Kalan Karakter Says