atmalilar.org.tr

Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz
Gelişmiş Arama  

Haberler:

Atmalı Boylardan Temsilciler Sitemizde Görev Aldıkça O Boya-Kabileye Ait Bölüm Eklenecektir

Sayfa: [1]   Aşağı git

Gönderen Konu: HACI BEKTA?-I VEL? ALEV? OLDU?U KADAR SÜNN? ?D?  (Okunma sayısı 5314 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

hayri y?ld?r?m

  • Yeni Üye
  • *
  • Teşekür: +4/-0
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 49
HACI BEKTA?-I VEL? ALEV? OLDU?U KADAR SÜNN? ?D?
« : Mart 12, 2010, 04:57:01 ÖS »


HACI BEKTAŞ-I VELİ’Yİ ANLAMAK

Namık DORUKLU

 

 

 Medyada yer alan haberlere göre, Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesinde düzenlenen “43. Ulusal 17. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Kültür ve Sanat Etkinlikleri”, 16 Ağustos’ta başlayacak. Bu etkinliklerin Hacı Bektâş-ı Velî’nin daha iyi tanınmasına vesile olmasını, menkabevî kişiliğinin ötesinde tarihsel açıdan gerçek kimliğinin daha iyi bilinmesine ve düşüncelerinin doğru anlaşılmasına vesile olmasını diliyorum.

 

 

Kaynaklara göre Hacı Bektâş-ı Velî'nin asıl ismi Muhammed; Seyyid Muhammed ibn-i Musâ-yı Sânî olarak biliniyor. Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî kelimelerinin tamamı lakab. Türk-İslâm edebiyatı uzmanları, Hünkâr sözcüğünün Hüdâvendigâr kelimesinin kısaltılmışı olduğunu belirtiyorlar. Hüdâvend, Farsça bir kelime ve ‘efendi, bey’ anlamına geliyor. Lakabda yer alan Hacı ifadesi de, doğal olarak, hacca gidildiğini gösteriyor.

 

Hacı Bektaş-ı Velî, üç açıdan sosyal ve kültürel tarihimiz açısından büyük önem taşıyor. Birincisi, Osmanlı Devleti’nin ordusu Yeniçeri Ocağı tarafından pîr kabul edilmiştir. İkincisi, geniş bir coğrafyaya yayılmış olan ve etkileri bugün de devam eden Bektaşî tarikatinin en önemli figürüdür. Üçüncü olarak, bugün Yeniçeri Ocağı mevcut olmasa ve Bektaşî tarikati eski yaygınlığını kaybetmiş bulunsa bile, Hacı Bektaş-ı Velî’nin düşünce geleneği, ülkemizdeki Alevî kesim tarafından önemsenmektedir.

 

“Osmanlı Devleti, devşirme denilen Hıristiyan çocuklarından oluşturduğu orduyu Hacı Bektaş Veli'nin düşüncelerinden yararlanarak eğitti ve şekillendirdi. Yeniçeri Ordusu denilen bu ordunun başında bulunan ağa da Bektaşi idi. Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin birinci gücü olmuştur. Yeniçeri ordusu, törenlerde gülbank çeker (dua okur) ve bu gülbankta da Hacı Bektaş Veli'nin adı anılırdı. Duanın sonu şöyleydi: Pîrimiz hünkârımız Hacı Bektaş-ı Veli'nin demine devranına hû diyelim hû!” (http://w3.gazi.edu.tr/~ertan/hbveli.htm; Metnin sonunda Rıza Zelyut’un yazı dizisinden alındığı kaydı var.)

 

Elimizde Hacı Bektaş-ı Velî’nin önemli bir eseri bulunuyor: Makalât. Seha Neşriyat tarafından yayınlanan sözkonusu eseri uzun yıllar önce okumuştum. Birkaç gün önce yeniden gözden geçirme imkânı buldum ve Hacı Bektaş-ı Velî etkinliklerinin yıldönümünün de gelmiş olması münasebetiyle bu eseri tanıtmanın yararlı olacağını düşündüm.

 

Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat

 

Makalât, birbirinden bağımsız makalelerden oluşmuyor aslında, kendi içinde bir konu sıralaması ve bütünlüğü var. Eser 11 bölümden (bâb) müteşekkil. Kitabın temel kavramlarını Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat oluşturuyor. Birinci bölüm (Bâb-ı Evvel), bu kavramlar çerçevesinde müslümanları dört dört kısma ayırıyor: “Evvel güruh abidlardur, bunlar Şeriat kavmidur.... Pes imdi her ne ki bu dünyada vardır, helâl ve haram ve mısmıl ve murdar kamusı Şeriat birle malum olur; zira ki Şeriat kapusı ulu kapudur....” (s. 3) İkinci güruh tarikat ehlidir, zahidlerdir: “Pes zahidlerin taatı dün ü gün [gece gündüz] Tanrı’yı zikretmektir ve hem bismillâhirrahmânirrahîm’i cümle işte yâd kılmaktır....” (ss. 6-7) Demek ki Tarikat ehli olmak, helâl ve haramı bilen, mısmıl ile murdarı ayıran Şeriat ehlinden fazla olarak zahidliği, zühd sahibi olmayı, yani ‘dünyayı terk etmeyi’ ve Allahü Teala devamlı zikretmeyi gerektirmektedir.

 

Üçüncü topluluk ariflerdir (Marifet ehli), bunlar takva ehlidir: “Pes imdi aziz-i men! Gey sakınmak gerek ki kişide yaramaz fiil olmaya ve hem daim taharet üzere olmak gerek. Adam arısuz [pis] olduğuna sebep budur ki onun içinde şeytan fiili ola. Eğer inanmazısan bir kaba süçi [içki] koy ve ağzın berkit, ve deniz içinde ko ve ol kabun daşrasun yu, ta haddi on yıla değin, hemen girü bayağı süçidür ve murdardur.... Bir kuyuya bir damla süçi [içki] içki dam[la]sa, ol kuyunun suyunu bir kezden çıkarsalar, yabana dökseler ve ol su döküldügi yerde ot bitse ve o otı koyun yise, pes takvî [takva] ehli kavlında o koyunun eti haramdur; niçün? Anınçün kim; süçi haramlığı ve murdarlığı şeytan fiilinden oldı.” (ss. 8-9) Görülüyor ki arifler yani Marifet ehli, Şeriat’i aşma iddiasıyla helâl ve haramı gözetmeyen ve “mısmıl” ile murdarı ayırmayan kimseler değildir. Onlar, Şeriat’in yasakları konusunda olağanüstü bir hassasiyet sergileyenlerdir. Şeriat ehli, sadece içki içmemekle yetinirken, Marifet ehli, bir damla içki karışmış bir kuyunun suyundan bile uzak durmakta, hatta o su ile bitmiş otu yiyen koyunun etini bile ağzına sürmemektedir. Neden böyledir? Şundan: Marifet, arif olmaktır, yani ‘bilmek’tir. Neyi bilmek? Allahü Teala’yı.. Marifet ile kastedilen, Marifetullah’tır, yani Allah’ı bilmek. Allah’ı bilen insan ise, O’nun yüceliğini anlar, emir ve yasakları konusunda olağanüstü dikkatli davranır.

 

Dördüncü güruh ise muhiblerdir (Hakikat ehli): “Amma dördüncü gürüh muhıblardır; bunlar hakikat kavmıdur ve bunlarun aslı doprakdandur ve doprak teslim u razıdır. Pes muhıb dahı teslim u rıza içinde olsa gerek.” (s. 11)

 

Tasavvuf kültürüne vakıf olmayanlar, bu sözlerden birşey anlamazlar. Anladıklarını sanırlar ama anlamazlar. Buradaki “teslim” ve “rıza” kavramları önemlidir. İmam Gazalî’nin İhya-ı Ulûmiddin’inin 4’üncü cildinin altıncı kitabı (ki toplam on kitaptır/bölümdür) şu başlığı taşır: “Kitabu’l-mahabbet ve’ş-şavk ve’l-üns ve’r-rıza”. Muhib olmak, muhabbet/mahabbet (Allah sevgisi) sahibi olmaktır. Bunun en önemli alameti de “rıza”dır, yani Allahü Teala’nın kendisi hakkındaki takdirine razı olmak. Muhibler, Allah’ın kaza ve kaderine “teslim” olmuşlardır. Onlar, “Hoştur bana senden gelen / Ya gonca gül, ya diken!” diyenlerdir.

 

Makalât’ın ‘ikinci bâb’ında, bu dört güruhun durumunun daha iyi anlaşılması için şöyle denilir: “Kul, Çalap Tanrı’ya kırk makamda irer, ulaşur, dost olur. O kırk makamın onu Şeriat içindedir, ve onu Tarikat içindedir, ve onu Marifet içindedir ve onu Hakikat içindedir.” (s. 14) Yani, Allahü Teala’ya ulaşmak, O’na dost/velî olmak için Şeriat’in makamları da vazgeçilmez öneme sahiptir. Bu bölümde iman konusunda da şöyle deniliyor: “Pes imdi Çalap tanrıya inanmak imandur ve buyruğın dutmak dahi imandur ve yığlın [sakının, kaçının] didüginden yığlanmak imandur. Pes Tanrı tebareke ve taala buyurduğın dutmayıp yığlın didüginden yığlanmamak Tanrı’ya inanmamaktır.” Yani iman, Allahü Teala’nın emir ve yasaklarına uymayı gerektirir. İmansız bir insanın Allahü Teala’ya dost olması tabiî ki düşünülemez.

 

Üçüncü bâb, “Şeriatun makamların beyan kılur”. Bu on makamdan üçüncüsü şudur: “Üçüncü makam namaz kılmakdur ve zekat virmekdür ve oruç dutmakdur ve güci yiterse hacca varmakdur ve gaza [cihad] eylemekdür ve hem nefir-i âm olıcak [asker olunca] kaçmayıb karşu varmakdur ve hem cenabetten [cünüplükten] yunmakdur.” (s. 19) Şeriat’ın yedinci makamı ise şudur: “Yedinci makamı sünnet ü cemaat ehlinden olmakdur.” (s. 21) Buradaki “cemaat” “hak üzere olan topluluk” anlamını taşır. Sünnet ise, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Sünnet’idir.

 

Dördüncü bâb, “Tarikat makamların beyan kılur”. (s. 23) Bu da yine on makamdır. “Onuncı makamı ışkdur [aşk/muhabbet] ve şavkdur ve safadur ve fakirlikdur.” (s. 28) Görüldüğü gibi, İhya’nın 4’üncü cildinde yer alan kitap isimlerinden birinde geçen “şavk” kelimesi burada da yer almaktadır. Beşinci bâb ise, “Marifetün makamların beyan kılur”. Bu makamlar şunlardır: ‘Edeb, korku [Allah korkusu], perhizkârlık, sabır, kanaat, haya/utanma, cömertlik, ilim, miskinlik, marifet [marifetullah], kendini bilmek [marifet-i nefs].’ İbrahim Hakkı Erzurumî’nin Marifetname’si bu kavramları genişçe açıklar.

 

Altıncı bâb “Hakikatun makamların beyan kılur”. Bu on makam şunlardır: Toprak olmak [tevazu], yetmiş iki milleti ayıplamamak, eline geleni yasaklamamak [insanlara dağıtmak], dünya içinde yaratılmış her nesnenin ondan emin olması [hiçbir canlıya zarar vermemek], mülk ıssına yüzin sürüp yüz suyın bulmak [Mülkün sahibi Allah’a yalvarıp gözyaşı dökmek], sohbette hakikat eserlerini söylemek [Boş sohbet etmemek, boş laflarla ömrünü geçirmemek], seyr-i süluk [Manevi yolu katetmek], münacaat [Dua], Allah’a ulaşmak. Yedinci bab, “marifetün maruf cevabın beyan kılur”. Bu bölümün son satırları şöyle: “Her kimün taatı [ibadeti] yoğısa kamu [bütün] eyledigi hayrat kabul olmaz. Pes imdi gey ulu taat ‘ya rabbi’ dimekdür, ihlas ile amma ihlas ile ‘ya rabbi’ dimeklük genez degüldür. (s. 48) “Pes her kimün Allahu Teala’dan nasibi ola, bu kadar sözden nesne anlaya, dün ü gün Allah zikrine meşgul ola....” (s. 49) Demek ki, Allahü Teala’ya ibadetten yüz çevirmiş olduğu halde topluma birtakım hizmetler yapmış olan kişinin bu hayırları makbul değildir. Kul, önce kendisini yaratan Allahü Teala’ya karşı taat vazifesini yerine getirecek ve gerçekten marifet (Allah’ı bilme) sahibi ise O’nu dün ün gün (gece ve gündüz) zikredecek, Allah’ın adını dilinden düşürmeyecektir. En büyük taat/ibadet, “Ya Rabbi/Rabbim” diyerek Allahü Teala’ya el açıp boyun bükmektir.

 

Sekizinci bab “Şeytan ahvalin beyan kılur”. Dokuzuncu bab ise “Tevhidü’l-Maarif [Allah’ın birliğini ve Allah’ı bilmeyi] beyan kılur”. Bu bölümde şöyle deniliyor: “Ve hem dünyada cühüd [yahudi] ve tarsa [hıristiyan] var, ve hem halif [ihtilaf] itmek var. Pes günahına muti olmak [tabi olmak] cühüda benzer; şer’a [Şeriat’e] beyan virmemek [bağlılık göstermemek, tasdik etmemek] tarsaya benzer; hakdan dönmek haça tapmağa benzer....” (s. 67) Yine şöyle deniliyor: “Pes imdi aziz-i men [azizim, aziz kişi]! Marıfat ağacınun başı tevhiddur [Allah’ı bir bilmektir], özdegi imandur, yaprakları İslam’dur, dibi yakınlukdur [Allah’a yakınlık], köki tevekküldür [Allah’a güvenip işini O’na ısmarlamak], budakları nehy-i münkerdir [kötülüğü yasaklamak, kötülüğe engel olmak], suyı havf u recadur [Allahü Teala’dan hem korkmak hem de ümitvar olmak], yimişi ilimdür, yiri mümin gönlidür, başı Arş’dan yokarıdur.” (s. 72) Tevhid, tevekkül, marifet, havf u reca ve nehy-i münker gibi kavramlar, başta İhya olmak üzere tasavvuf klasiklerinde genişçe açıklanır. Yukarıdaki ifadeden şunu anlıyoruz: İmandan, İslâm’dan (İslâm’ın beş şartına uymaktan), nehy-i münkerden, ilimden ve Allah korkusundan uzak olduğu halde Marifet iddiasında bulunan kişi, iddiasında yalancıdır.

 

Onuncu bab, “Adem aleyhisselamın sıfatun beyan kılur”. Onbirinci bab, “Adem’ün sıfatın beyan ider”. Bu bölümde şöyle deniliyor: “Ve hem kafirlerden [daha] ulu düşman kişiye üç nesne vardur: Evvel heva-yı nefs, ikinci kibr ü dalalet, üçüncü yalancılık ve kulmaşlık. Pes bu üç nesne iblisle ortaklardur, müminleri yoldan çıkarurlar. Amma heva dilegi baylıkdur [zenginliktir], beğlikdür, kibir dilegi doyunca yimekdür ve eyü giymekdür ve Hakk’a muti olmamakdur ve yalancılık dilegi kahkahadur ve maskaralıkdur [gülüp oynamak, eğlence ve şaka ile zamanını geçirmek], kendü ayıbın gizlemekdür ve ayruklar [başkaları] aybın gözlemekdür.” (s. 109)

 

Şeriat’siz Hakikat olmaz!

 

Hacı Bektaş-ı Velî’nin, Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat makamları (toplam kırk makam) arasında çelişki ve çatışma olduğunu ileri sürdüğü düşünülmemelidir. Şöyle der: “Pes imdi aziz-i men! Bu kırk makamun birisi eksük gerekmez; zira kim bu kırk makamdan hiç nesne eksük yokdur.” (s. 32) Yani Hakikat makamına ulaştığını ileri süren biri, Şeriat’ın makamlarının dışına çıkamaz. Mesela namazı terk edemez. Neden? Çünkü “bu kırk makamun birisi eksük gerekmez”. Peki eksik olursa ne olur? “Pes kırk makam budur ki dedük, eğer sen dahi yiğrek bilürsen eyüdür, ve eğer ki bu kırk makamın birisi eksük olurısa Hakikat’lık tamam olmaz; zira kim şartı eksük olur.” (s. 31) Demek ki, Hakikat, Şeriat’siz olmaz. Ve demek ki, mesela namazı terk eden bir kişi, Hakikat’ten bahsedemez, Hakikat’e ulaşmamıştır. “Zira kim şartı eksük”tür. Hakikat’sız Şeriat olur da, Şeriat’sız Hakikat olmaz. Yani, Şeriat makamında kalmış bir insan, salt Şeriat’e uymakla yine Müslümanlar arasındaki dört güruhtan birinin içinde yer almış demektir. Fakat Şeriat’e uymayan bir insanın daha sonraki kapılardan da (Tarikat, Marifet, Hakikat) nasibi olmaz ve dört güruhun hiçbirine dahil olamaz. Bir başka deyişle, Şeriat’i uygulayan her insan Hakikat’e ulaşamayabilir, fakat Hakikat’e ulaşanlar Şeriat’e tabi olanlardan çıkar. Çünkü önce Şeriat’in on makamını ifa ettikten sonra ilave olarak sırasıyla diğerlerine ulaşabilir. Şeriat’ten koptuğunda, yani Şeriat makamlarını terk ettiğinde “Hakikat’lık tamam olmaz, zira kim şartı eksük olur”. “Bu kırk makamın birisi bile eksik” olmamalıdır ve bunlara Şeriat makamları öncelikle dahildir. Yunus Emre’nin ifadesiyle, “Şeriat Tarikat yoldur varana, Hakikat Marifet andan içeru”. Yani Şeriat, varan için yine de bir yoldur, geçerlidir, yol olarak değere sahiptir; fakat Marifet ve Hakikat daha üstün mertebeleri ifade eder.

 

Eserde ayrıca şöyle deniliyor: “Biregü [birisi] diliyile iman getürse ve gönliyile inanmasa veyahud öşrü zekatı tamam virmese veyahud hacca varuriken yoldan girü dönse veyahud Tanrı taala hükümlerinden birin batıl dutsa [Yani Şeriat hükümlerini geçersiz saysa] veyahud Muhammed-i Mustafa’ya inkarla baksa veyahud Muhammed’in ashablarının birin nahak bilse [Ashabdan herhangi birini, mesela Hz. Ömer veya Hz. Osman’ı hak dışı ya da haksız bilse] dükeli işledügi amelleri hebaen mensura olur.” [Amelleri boşa gider, sevapları silinir.] (ss. 31-32)

 

Demek oluyor ki, Hacı Bektaş-ı Velî kuşatıcı, kapsayıcı, uzlaştırıcı, hoşgörülü ve birleştirici bir anlayışa sahiptir; sahabeler arasında ayrım gözetmez. Makalât, şu cümlelerle bitiyor: “İmdi, insanın vücudini [varlık alemine çıkışını] ve Şeriatun ve Tarikatun ve Hakikatun ve Marifetun ahvalları icmalen [özetle] beyan ve kudretim yitdügince ayan kıldum, ihtisar üzre [kısaca], ziyadesin isteyen mufassalata [tafsilata, ayrıntıya] nazar itsün. Baki haberler Kur’an tefsirinde [ayetlerin açıklamalarında] ve ahadis-i Nebevi’de [Peygamber hadislerinde] ve tezkiretül evliyada [Evliyanın hayat hikayelerinde] malum ola. Vallahu a’lemu bissavab, ve ileyhil merciu vel meab.” Demek oluyor ki, Hacı Bektaş-ı Velî’yi daha iyi anlamak isteyenler Kur’an tefsirlerine, ayetlerin açıklamalarına ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hadislerine bakmalıdır.

 

Makalât’ı anlamayan ya da çarpıtanlar

 

Şunu da ek olarak belirtmek gerekiyor: İmam Gazalî’nin İhya’sı, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’si ve benzeri tasavvuf klasiklerinden uzak olanların Hacı Bektaş-ı Velî’yi anlaması, terminolojisine vakıf olması mümkün değildir. Nitekim, internette yaptığım bir taramada, Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makalât’taki ifadelerini birçoklarının yanlış yorumladıklarını gördüm. Ayrıca, Makalât’tan işlerine gelen, yani yanlış yorumladıkları bölümleri alıp, yanlış yorumlanamayacak kadar açık ifadeleri de yok saydıklarını fark ettim. Mesela, Dr. İsmail Kaygusuz imzalı “Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai'siydi” başlıklı makalenin ‘sonuç’ bölümünde, tamamı yanlış olan şu hükümlere varıldığını gördüm:

 

“Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ı karşılaştırmalı incelendiğinde, İsmaili kitaplarındaki Tanrı inancı, din ve felsefe anlayışı, yola giriş kuralları aynen bulunabilir. Bazılarının ise üstü örtülmüş, farklı adlarla verilmiş, takiyyeye gerek duyulmuştur. Hacı Bektaş’ın Selçuklu Prenslerinin çatışmalarında İzzeddin Keykavus’a destek vermesi ve Bizans’a yakınlık duyması, Anadolu’da merkezi birliğin kurulması amacı kadar, antik Ege Uygarlıklarının son mirasçısı olan ileri Bizans uygarlığından yararlanma ve İslam-Hristiyanlık ayırımı yapmadan insanlığı birleştirme hedefi taşır.”

 

Birincisi, Makalât “karşılaştırmalı incelendiğinde” İhya veya Marifetname’den farklı bir eser değildir. Aslında yazarın “karşılaştırma”sı istediği sonucu vermediği için, Hacı Bektaş-ı Velî’yi takiyyecilikle suçluyor. Tabii ki takiyye iddiasını suçlayıcı bir şekilde ileri sürmüyor, fakat ‘zevahiri kurtarmak’, minareyi kılıfına uydurmak için, Hacı Bektaş-ı Velî’ye kişiliksizlik ve takiyye yalancılığı izafe etmek zorunda kalıyor. İkincisi, Hacı Bektaş-ı Velî’ye izafe edilen Bizans uygarlığından yararlanma ve İslam-Hristiyanlık ayırımı yapmama tutumu da, yazarın ilk iddiasıyla çelişiyor. Bu kadar geniş mezhepli bir insan, herhalde Müslümanlar’la Hristiyanlar’ı birleştirmeye çalışmadan önce, Sünnîler’le Alevîler’i birleştirmeye çalışırdı; bu kadar geniş mezhep ve meşrepli bir insan, basit bir Batınî dailiğinin dar kalıplarına sıkışıp kalamazdı. Yukarıda Makalât’tan yaptığım alıntılardan birinde geçen tarsa (hristiyan) kelimesi ve haça tapma tabiri de, herhalde Hacı Bektaş-ı Velî’nin Hristiyanlık hakkında ne düşündüğünü göstermektedir. Doğal olarak İsmail Kaygusuz bu ifadelerime cevap vermekte güçlük çekmeyecek, Hacı Bektaş-ı Velî’nin yine takiyye yaptığını söyleyecektir. Böylece onun takiyyeciliği Batınî dailiğinden Hristiyanlık taraftarlığına kadar uzanan bir yelpazeyi kapsayacaktır.

 

Benzer şekilde Baki Öz’e ait “Hacı Bektaş Veli'nin Yaşadığı Tarihsel Ortam” başlıklı makalede de, Hacı Bektaş-ı Velî’nin “dünya görüşü”nü yansıttığı ileri sürülen ve Makalât’tan aktarılan pasajın içeriği ile varılan sonuçlar arasında uçurum bulunuyor. İktibas edilen metinde Yahya ibni Muaz’ın bir sözü yeralıyor. İnsan, Hacı Bektaş-ı Velî’nin düşüncelerinden yararlandığı Yahya ibni Muaz’ın kim olduğunu bir merak edip araştırır, ondan sonra onun “dünya görüşü” ile ilgili değerlendirmeler yapar değil mi?.. Ama ne gezer!.. Yine internette yer alan bir başka metinde, Makalât’ın doğru anlaşılamadığı veya bilerek çarpıtıldığı görülüyor. Şöyle deniliyor: “... Makalat’a göre dört kapı: şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat’tir. Ve gönül yolcusunun, tek tek bu makamlardan geçerek, diğer kapılara ulaşması gerekir. Her kapı on makamdan oluşur ve her kapının gereğini yerine getirenlere ayrı ayrı sıfat verilir.... Şeriat derken İslami olarak kullanılan anlamında bir şeriat anlaşılmamalıdır. Çünkü bu kapıdaki on makam, daha çok yola giriş makamlarıdır....” Evet, değerlendirmeler böyle. Halbuki, yukarıda Hacı Bektaş-ı Velî’den yaptığımız alıntıların gösterdiği gibi, Şeriat “yola giriş” değil, yolun ayrılmaz ve aynı zamanda en temel parçası niteliğini taşımaktadır. İkinci olarak, burada anlatılan Şeriat tabiî ki İslam’ın ta kendisidir, İslamîdir. Fakat bu çarpıtma ve tahrifat doğal kabul edilmelidir. İnsanlar, değil Hacı Bektaş-ı Velî gibi zatların, Allahü Teala’nın kitaplarını (Tevrat ve İncil) bile çarpıtmış ve tahrif etmiş bulunuyorlar.

 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Makalât, hacim olarak küçük olmakla birlikte, ciltlerce şerh yazılmayı gerektirecek yoğunluk ve derinlikte bir şâheserdir. Hacı Bektaş’ı Velî’nin, kullandığı Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kavramlarının mufassal biçimde anlaşılması için okurlarını yönlendirdiği referanslar ise öncelikle Kur’an tefsirleri (ayet açıklamaları) ile hadislerdir. İkinci olarak da velîlerin hayat hikayelerinin anlatıldığı kitapları (tezkiretü’l-evliya) tavsiye eder. (Mesela Ferideddin-i Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya adlı kitabı önemli bir kaynaktır.) Yeterli bir Kur’an ve hadis bilgisi ve tasavvuf düşüncesi birikimi olmayanların Hacı Bektaş-ı Velî’yi doğru anlamaları, daha açık bir ifadeyle, kendisinin istediği gibi anlamaları imkânsızdır.

09.08.2006 / dorduncukuvvetmedya.com

 
Kayıtlı

Atmalı

  • Formu Bilen
  • ******
  • Teşekür: +20/-3
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 450
  • Damla
Ynt: HACI BEKTA?-I VEL? ALEV? OLDU?U KADAR SÜNN? ?D?
« Yanıtla #1 : Mart 13, 2010, 11:12:35 ÖS »

Sevgili can

Hacı bektaşı veli ve dergahını sünnileştirmek için osmanlı padişahları ve sonraki güç sahipleri çok uğraşmıştır. Bunun için Bektaşi velinin dergahı, gerçek sahiplerinden alınarak sünni tarikatlara verilmiştir.

Makallat ise bektaşi veliden sonra kaleme alınmış ve zaman zaman ekler yapılmıştır.

Sevgili Hayri Yıldırım

Kopyala yapıştır yoluyla aktardığınız bilgiler için teşekürler. Fakat sizinde yorumunuzu okumak isterdik.

Yinede emeğinize sağlık
Kayıtlı
ŞİKAYET EDECEĞİNE BİRŞEYLER YAP

hayri y?ld?r?m

  • Yeni Üye
  • *
  • Teşekür: +4/-0
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 49
Ynt: HACI BEKTA?-I VEL? ALEV? OLDU?U KADAR SÜNN? ?D?
« Yanıtla #2 : Mart 14, 2010, 02:05:22 ÖÖ »


Atmalı'ya...

Cevap ve sorularınız için çok teşekkür ediyorum.

Şöyle diyorsunuz:

"Sevgili can

Hacı bektaşı veli ve dergahını sünnileştirmek için osmanlı padişahları ve sonraki güç sahipleri çok uğraşmıştır. Bunun için Bektaşi velinin dergahı, gerçek sahiplerinden alınarak sünni tarikatlara verilmiştir.

Makallat ise bektaşi veliden sonra kaleme alınmış ve zaman zaman ekler yapılmıştır.

Sevgili Hayri Yıldırım

Kopyala yapıştır yoluyla aktardığınız bilgiler için teşekürler. Fakat sizinde yorumunuzu okumak isterdik.

Yinede emeğinize sağlık"

İlginize tekrar teşekkür ederek, yorumda bulunmam yönündeki isteğiniz doğrultusunda şunları söyleyebilirim:

Bektaşi dergahları, Yeniçeri ocağı kapatılınca, yani 1827 yılından sonra, gerçekten de onların elinden alınmış ve Nakşibendilere verilmiştir. Aslında bu, sünnileştirme değil, yasaklamadır. Bu tür tavırlar sünnileşmeyi sağlamaz, aksine, tepkiye yol açar.

Ancak, köken olarak Bektaşi tarikatının gerçekten sünni olduğuna inanıyorum.. Tıpkı Safevilik gibi..

Daha doğrusu, bizim bugünkü Alevi-Sünni algılarımızı Hacı Bektaş-ı Veli zamanına taşımamak gerekir diye düşünüyorum. Bu, tarihçilerin belirttiği gibi, anakronizm olur. Türklerin ilk müslüman olduğu dönemde, onların aleviliği ile sünniliğinin, bir madalyonun iki yüzü gibi olduğu kanaatini taşıyorum. Bana göre de Hacı Bektaş-ı Veli sünni idi, fakat, ehl-i beyt sevgisi itibariyle aynı zamanda alevi olduğunu söyleyebilirim. Fakat bu, sünnilikle çelişen bir alevilik değildir.

Aslında Bektaşilik ile Nakşilik de köken bakımından aynıdır. Bektaşilik, Ahmed-i Yesevi'ye dayanır. O da, Yusuf-u Hemedani'nin talebesidir. Hemedanlı Yusuf'un onbinlerce kişinin müslüman olmasına sebep olduğu söylenmektedir. Dört tane halifesi vardır. Bektaşilik Yesevi'ye, Nakşilik ise, diğer talebesi Abdülhalık Gücdüvani'ye dayanır. Nakşiliğin silsilesinde yer alan isimlerden biri Selman-ı Farisi'dir. Kasım bin Muhammed de yer alır. Kasım rh. a., Zeynelabidin'in oğlu Muhammed Bakır rh. a.'in kayınpederi ve Cafer-i Sadık hazretlerinin dedesidir. Nakşi silsilesinde Cafer-i Sadık hazretleri, Kasım bin Muhammed'i izlemektedir.

Makalat'a gelince..

Hacı Bektaş-ı Veli'den sonra kaleme alınmış olabilir. Herşey mümkündür. Ama eldeki veriler çerçevesinde ona ait olduğunu düşünmek gerekir. Eseri ben de okudum, sadeleştirilmiş değil, orijinal haliyle; Esat Coşan'ın hazırladığı yayından.. İçeriği (40 makam; şeriat, tarikat, hakikat mertebeleri vs. gibi değerlendirmeler), eserin ona ait olduğunu düşündürüyor. İkincisi, kitapta bir bütünlük var, ekleme yapılmış olması mümkün değil gibi görünüyor. Üçüncüsü, dilinin eskiliği ve üsluptaki bütünlük de, sonradan ekleme yapılmış olması ihtimalini zayıflatıyor. Dördüncüsü, ekleme yapılmış olsa ve bu eklemeler eserin aslına aykırı bulunsa, içinde çelişkiler olması gerekirdi; oysa yok. Beşincisi, ekleme yapılmış olması durumunda değişik zamanlardaki nüshalar arasında farklılıklar bulunması gerekirdi. Oysa Esat Coşan bütün bu nüshaları karşılaştırarak ve nüsha farklarını göstererek Makalat'ı yayına hazırlamış bulunuyor. Önemli bir nüsha farkı yok. O dönemde kitaplar elle çoğaltıldığı için, bazen bir kelimeyi farklı imla ile kaydettikleri olabiliyor, fakat anlam değişmiyor. Yine de herşeyin aslını Allahü Teala bilir.. Gözümüzle görmediğimiz birşey için ancak tahmin yürütebilir ya da zan sahibi olabiliriz.

Bizim bugünkü Alevi-Sünni algımız, Osmanlı-Safevi rekabetinin ve Çaldıran'ın gölgesinde oluşmuş durumda. Çok ciddi bir travma yaşanmış. O tarihten önce bu topraklarda insanların bu konulara bakışı daha esnekti. İnsanlarda katı bir (sosyolojik) alevilik ya da sünnilik kimliği de yoktu. Toplumsal anlamda böyle bir bölünme de mevcut değildi. Biz, Çaldıran sonrasının halet-i ruhiyesiyle, Çaldıran öncesini değerlendirmeye çalıştığımız için, Hacı Bektaş-ı Veli ya da Yunus Emre gibi isimleri de, bugünkü bakış açımız çerçevesinde kategorize etmeye çalışıyoruz. Bence Çaldıran öncesinde hiç kimesinin aklına "Hacı Bektaş-ı Veli alevi mi, sünni mi?" sorusunu sormak gelmezdi, gelmiyordu.

Ama bu söylediklerim Türkler ve Anadolu için geçerli. Ondan önce Araplar'da böyle bir bölünme yaşanmıştı. Bunun nedeni de siyasaldı. Ancak, Hz. Ali döneminde ve ilk imamlar döneminde, bugün anladığımız anlamda sünni-şii ayrışması yoktu. Yaşadığı dönemde Hz. Ali'den daha fazla kim sünni olabilirdi? Mesela Hz. Hüseyin mi sünni idi, Yezid mi? Tabii ki Hz. Hüseyin sünni idi.

Bizim bugünkü kategorik ayrımlarımız gerçekte geçmişi tam yansıtmıyor.

Olayın bir normatif, bir de olgusal veya sosyolojik boyutu var. Normatif çerçevede bakarsak, bugün alevi olduğunu söyleyenlerin büyük çoğunluğu Alevi (Hz. Ali yanlısı) değildir. Bu yüzden bazıları Ali'siz Alevilikten söz ediyor, kimileri de Alevi Alev'den gelmedir diyerek Aleviliğin kökenini ateşperestlik/mecusilik gibi göstermeye çalışıyor. Sünnilerin de büyük çoğunluğunun günümüzde Sünnet'e bağlılıkla fazla bir ilgisi yoktur.

Mesela Hz. Hüseyin namaz kılardı. Yezid ise içki içiyor, çalgıcıları dinleyerek zaman geçirirdi. Bugün Sünnet'in ne olduğundan habersiz (hatta ateist) sözümona sünniler bulunduğu gibi, alevilerin de belli bir kesimi, belki de farkında olmadan, Yezid gibi yaşıyor, fakat Hz. Hüseyin'e bağlılıktan söz ediyorlar. Ateist sünni olur mu?.. Ama bugün oluyor, nasıl oluyorsa?

Benim yorumum bu... Umarım talebinizi yeterince yerine getirebilmişimdir..





Kayıtlı

Atmalı

  • Formu Bilen
  • ******
  • Teşekür: +20/-3
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 450
  • Damla
Ynt: HACI BEKTA?-I VEL? ALEV? OLDU?U KADAR SÜNN? ?D?
« Yanıtla #3 : Mart 14, 2010, 06:29:50 ÖS »

Atmalı'ya...

Cevap ve sorularınız için çok teşekkür ediyorum.

Şöyle diyorsunuz:

"Sevgili can

Hacı bektaşı veli ve dergahını sünnileştirmek için osmanlı padişahları ve sonraki güç sahipleri çok uğraşmıştır. Bunun için Bektaşi velinin dergahı, gerçek sahiplerinden alınarak sünni tarikatlara verilmiştir.

Makallat ise bektaşi veliden sonra kaleme alınmış ve zaman zaman ekler yapılmıştır.

Sevgili Hayri Yıldırım

Kopyala yapıştır yoluyla aktardığınız bilgiler için teşekürler. Fakat sizinde yorumunuzu okumak isterdik.

Yinede emeğinize sağlık"

İlginize tekrar teşekkür ederek, yorumda bulunmam yönündeki isteğiniz doğrultusunda şunları söyleyebilirim:

Bektaşi dergahları, Yeniçeri ocağı kapatılınca, yani 1827 yılından sonra, gerçekten de onların elinden alınmış ve Nakşibendilere verilmiştir. Aslında bu, sünnileştirme değil, yasaklamadır. Bu tür tavırlar sünnileşmeyi sağlamaz, aksine, tepkiye yol açar.

Ancak, köken olarak Bektaşi tarikatının gerçekten sünni olduğuna inanıyorum.. Tıpkı Safevilik gibi..

Daha doğrusu, bizim bugünkü Alevi-Sünni algılarımızı Hacı Bektaş-ı Veli zamanına taşımamak gerekir diye düşünüyorum. Bu, tarihçilerin belirttiği gibi, anakronizm olur. Türklerin ilk müslüman olduğu dönemde, onların aleviliği ile sünniliğinin, bir madalyonun iki yüzü gibi olduğu kanaatini taşıyorum. Bana göre de Hacı Bektaş-ı Veli sünni idi, fakat, ehl-i beyt sevgisi itibariyle aynı zamanda alevi olduğunu söyleyebilirim. Fakat bu, sünnilikle çelişen bir alevilik değildir.
Sevgili Hayri can

VErilen emek herzaman kutsaldır. Yazılarınızda da oldukça emek var, elbet ki bu emeğin değerini bilmek için aynı fikirde olmak gerekmiyor.

Hacı bektaş dergahının nakşilere verilmesini bir yasaklama olarak değerlendirmişsiniz. Belki öncesi ve sonrası olan osmanlı, "katli vacip" veya "katlini emreden" fermanlar olmasa idi belki bu fikrinize karşı çıkmazdım, fakat osmanı tarihine baktığınız zaman, sadece yeni cerilerin yasaklanması olayı olmadığı fakat toptan bir inancın yok edilmesine veya bastırılmasına yönelik olduğu ortadadır.

Fakat diyelim ki bir inancın yasaklaması; bu bile başlı başına bir katiam ve vahşettir. Yeniçerileri yasaklamak ayrı bir olay, bir inancı yasaklamak ise ayrı bir olaydır.

Alevilik ve sünniliğin bir biri ile çelişmesine gelince; Aleviler olarak aleviliğin "serçeşme" olduğuna inanırız. Buna göre Alevi bektaşiliğin sünni kökenli olaması tezini kabul edilmesi mümkün değildir.

Bu gün hacı bektaş dergahında halen devlet eliyle sünni kurallar uygulanmakta ve sizin dediğiniz gibi "Alevilerde islamdır(sünnidir)" denmektedir.

Madem bir çelişki yoktur yüz yıllarca alevi-bektaşiler neden katledildi?

Evet üyük çelişkiler vardır. Bu gün aleviliğin sünnilikle aynı olduğunu söylemek aleviliği yok saymak çabasından başka birşey değildir.

Aslında Bektaşilik ile Nakşilik de köken bakımından aynıdır. Bektaşilik, Ahmed-i Yesevi'ye dayanır. O da, Yusuf-u Hemedani'nin talebesidir. Hemedanlı Yusuf'un onbinlerce kişinin müslüman olmasına sebep olduğu söylenmektedir. Dört tane halifesi vardır. Bektaşilik Yesevi'ye, Nakşilik ise, diğer talebesi Abdülhalık Gücdüvani'ye dayanır. Nakşiliğin silsilesinde yer alan isimlerden biri Selman-ı Farisi'dir. Kasım bin Muhammed de yer alır. Kasım rh. a., Zeynelabidin'in oğlu Muhammed Bakır rh. a.'in kayınpederi ve Cafer-i Sadık hazretlerinin dedesidir. Nakşi silsilesinde Cafer-i Sadık hazretleri, Kasım bin Muhammed'i izlemektedir.

Sevgili can

İslamiyetin ilk döneminde islam içinde sünni bir mezhep yoktu. Bu gün sünni mezheplerin kurucularının hocası İmam Cafer olmasına rağmen, sünni mezheplerin hangisi "biz aslında caferiyiz" der, ben görmedim.

Ayrıca Alevilikle yesevilik arasında derin farklar vardır. Hacı bektaşın yesevide ders alması, yukarıda verdiğim örnekteki gibi sünni mezhep kurucularının İmam caferden ders alması gibidir. Hocam la aynı düşünecem diye birşeyin olması mümkün değildir.

KAldıki Ahmet Yesevi İle Hacı bektaşın yaşadıkları dönem aynı değildir. Ahmet Yesevi 1166 da ölmüştür. Hace bektaş ise 1209-1271 yılları arasında yaşamıştır. Öyle ise Hacı bektaşla Ahmey yesevinin ilişkisi mümkün değildir.

Makalat'a gelince..

Hacı Bektaş-ı Veli'den sonra kaleme alınmış olabilir. Herşey mümkündür. Ama eldeki veriler çerçevesinde ona ait olduğunu düşünmek gerekir. Eseri ben de okudum, sadeleştirilmiş değil, orijinal haliyle; Esat Coşan'ın hazırladığı yayından.. İçeriği (40 makam; şeriat, tarikat, hakikat mertebeleri vs. gibi değerlendirmeler), eserin ona ait olduğunu düşündürüyor. İkincisi, kitapta bir bütünlük var, ekleme yapılmış olması mümkün değil gibi görünüyor. Üçüncüsü, dilinin eskiliği ve üsluptaki bütünlük de, sonradan ekleme yapılmış olması ihtimalini zayıflatıyor. Dördüncüsü, ekleme yapılmış olsa ve bu eklemeler eserin aslına aykırı bulunsa, içinde çelişkiler olması gerekirdi; oysa yok. Beşincisi, ekleme yapılmış olması durumunda değişik zamanlardaki nüshalar arasında farklılıklar bulunması gerekirdi. Oysa Esat Coşan bütün bu nüshaları karşılaştırarak ve nüsha farklarını göstererek Makalat'ı yayına hazırlamış bulunuyor. Önemli bir nüsha farkı yok. O dönemde kitaplar elle çoğaltıldığı için, bazen bir kelimeyi farklı imla ile kaydettikleri olabiliyor, fakat anlam değişmiyor. Yine de herşeyin aslını Allahü Teala bilir.. Gözümüzle görmediğimiz birşey için ancak tahmin yürütebilir ya da zan sahibi olabiliriz.

Bizim bugünkü Alevi-Sünni algımız, Osmanlı-Safevi rekabetinin ve Çaldıran'ın gölgesinde oluşmuş durumda. Çok ciddi bir travma yaşanmış. O tarihten önce bu topraklarda insanların bu konulara bakışı daha esnekti. İnsanlarda katı bir (sosyolojik) alevilik ya da sünnilik kimliği de yoktu. Toplumsal anlamda böyle bir bölünme de mevcut değildi. Biz, Çaldıran sonrasının halet-i ruhiyesiyle, Çaldıran öncesini değerlendirmeye çalıştığımız için, Hacı Bektaş-ı Veli ya da Yunus Emre gibi isimleri de, bugünkü bakış açımız çerçevesinde kategorize etmeye çalışıyoruz. Bence Çaldıran öncesinde hiç kimesinin aklına "Hacı Bektaş-ı Veli alevi mi, sünni mi?" sorusunu sormak gelmezdi, gelmiyordu.

Ama bu söylediklerim Türkler ve Anadolu için geçerli. Ondan önce Araplar'da böyle bir bölünme yaşanmıştı. Bunun nedeni de siyasaldı. Ancak, Hz. Ali döneminde ve ilk imamlar döneminde, bugün anladığımız anlamda sünni-şii ayrışması yoktu. Yaşadığı dönemde Hz. Ali'den daha fazla kim sünni olabilirdi? Mesela Hz. Hüseyin mi sünni idi, Yezid mi? Tabii ki Hz. Hüseyin sünni idi.

Bizim bugünkü kategorik ayrımlarımız gerçekte geçmişi tam yansıtmıyor.

Olayın bir normatif, bir de olgusal veya sosyolojik boyutu var. Normatif çerçevede bakarsak, bugün alevi olduğunu söyleyenlerin büyük çoğunluğu Alevi (Hz. Ali yanlısı) değildir. Bu yüzden bazıları Ali'siz Alevilikten söz ediyor, kimileri de Alevi Alev'den gelmedir diyerek Aleviliğin kökenini ateşperestlik/mecusilik gibi göstermeye çalışıyor. Sünnilerin de büyük çoğunluğunun günümüzde Sünnet'e bağlılıkla fazla bir ilgisi yoktur.

Mesela Hz. Hüseyin namaz kılardı. Yezid ise içki içiyor, çalgıcıları dinleyerek zaman geçirirdi. Bugün Sünnet'in ne olduğundan habersiz (hatta ateist) sözümona sünniler bulunduğu gibi, alevilerin de belli bir kesimi, belki de farkında olmadan, Yezid gibi yaşıyor, fakat Hz. Hüseyin'e bağlılıktan söz ediyorlar. Ateist sünni olur mu?.. Ama bugün oluyor, nasıl oluyorsa?

Benim yorumum bu... Umarım talebinizi yeterince yerine getirebilmişimdir..

Sevgili hayri can

Evet makallat hacı bektaştan sonra ele alınmıştır. Bundda bir farklılığımız yok. Farklılığımız eklentilerde. Haklısınız tümü bir eklenti olan ve nakşilerce yazılmış olan makalatı neden ekleme yapsınlar ki.

Dört Kapı Kırk Makama gelince Bunları yorumlamak zahiri olarak alırsak elbet ki sünnilikle bir farkı yokturdur. Fakat batıni oarak ele aldığımızda sünnilikle oldukça farklı bir yapısı vardır. Gerci bunları zahiri olarakta ele alsak bile bir alevinin anladığıyla, bir sünninin anladığı aynı olmamaktadır. Örneğin ; Şeriat Kapısının makamlarından biri olan "İbadet etmek"i ele aldğında Sünni bir can " 5 vakit namaz" olarak algılar ama bir alevi ise yaptığı ibadetin vakitle olmadığını algılar.

Sevgili can

Elbetki sünni ve alevi olarak farklılıklarımız vardır. Bu farklılık bizim zenginiğimizdir. Alevi biri için "yok o sünnidir" demek ne bizlerin birliğine, nede gerçeğe katkı sağlar.

Evet bizler farklı inanıp, faklı düşüne biliriz bundan daha doğal birşey olamaz. Fakat şunu artık yok aslında sen sünnisin, alevilikte sünnilikten doğmuştur şekilinde ele almak ve azınlığı çoğunluk içinde eritmek pekte anlamlı olmaz sanırım.

Aleviliği sadece Hz Ali yanlısı olarak değerlendirmek, hem alevilere hem Aleviliğe bir hakaret ve küçümseme olarak algııyorum. Aeviliği sadece Hz Ali sevgisine indirgemek, aleviliği bimemekten kaynaklanmaktadır.

Alisiz Alevilikten kimse bahsetmiyor can. Bu bir çarpıtmadır (bunu siz yapıyorsunuz demiyorum) "Ali" Kavramına yüklenen anlamın sadece Hz Ali omadığını kast ediyorlar. Bu ise bir kök arama tartışmasıdır.

Yüz yıllardır asimile edilmek istenen ve katliamlarla yok edilmeye çalışılan, kitap ve kaynakları yakılan, dergahları ellerinden alınarak, o dergahlar aracılığıyla asimile edlmeye çalışılan ve sonucunda canlarını kurtarmak için takiye uygulayan bir inancın, kendi gerçeklerini bulmak için zamanımızda tartışmasıda doğaldır.

Düşüninki yüz yıllardır, serbestliğini yaşayan ve her türü kaynaklarını koruyan sünnilik bile kendi içinde çelişmekte ve tartışılmaktadır.

Aleviliği ve sünniliği "içki" bazında değerlendirmek ve Hz Hüseyinle Yezidi bu yönleriyle karşılaştırmak bence işi basite almak olmaktadır.

"Bir kısım Aleviler farkında olmadan yezit gibi yaşamaktadır" diyorsunuz. Hiç bir alevi yezit gibi yaşayamaz bu mümkün değildir. Çünki aleviler ki gerçek aleviden bahsediyorum içki ile "Dem"i ayırırlar. bunu anlamak için "Kırklar"ı bilmek gerekir.

Haaaa bu arada her yer yezit dolu bu söylediğinize katılıyorum. Kast ettiğim ise "Ehli Sünnet" değildir.

Sevgili HAyri can

Yorum istememin sebebi, yazılanarı tartışmak ve bu tartışma ortamını yaratmaktır. Ayrıca Konuyu aktarmakla yetinmek karşıdakini tanımamızıda zorlaştırmaktadır. Eline sağlık can

Sevgi ve saygılar.....
Kayıtlı
ŞİKAYET EDECEĞİNE BİRŞEYLER YAP

hayri y?ld?r?m

  • Yeni Üye
  • *
  • Teşekür: +4/-0
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 49
Ynt: HACI BEKTA?-I VEL? ALEV? OLDU?U KADAR SÜNN? ?D?
« Yanıtla #4 : Mart 15, 2010, 12:45:23 ÖS »

Selam ile...

Atmalı Bey,

Aslında bu konuları şimdiye kadar Alevilerle tartışmadım. Alevi komşularımız, okul ve iş arkadaşım oldu, ama bu konuları tartışmadık. Bu yüzden Alevilerin yaklaşımlarıyla ilgili olarak bildiklerim, internette, yazılı medyada ya da televizyonda dinlediklerimden ibaret ve yüzeysel..

Ancak, Makalat'ın tümünün eklenti olduğu düşüncesi bana mantıklı gelmiyor. Diyelim ki, böyle birşey yapıldı; o takdirde, kitabın yaygınlaşması için çalışılması gerekirdi. Halbuki Makalat kıyıda köşede kalmış, yakın zamanlara kadar da varlığından pek fazla kimse haberdar olamamıştır. Ayrıca, Osmanlı bu tür gizli yöntemlere başvurmuyordu; açık ve doğrudan baskı yapıyordu.

Teorik olarak, Makalat’ın bir başkası tarafından yazılmış olması da mümkündür. Ancak, bunun böyle olduğun ispatlayan açık deliller deliller değilse bile, hiç değilse emareler bulunması gerekir. Benim gördüğüm kadarıyla, bu konuda itiraz edenler, genel olarak Hacı Bektaş-ı Veli hakkındaki bugünkü düşüncelerle eserin içeriğinin tam olarak örtüşmemesinden (sünnilik olarak yorumlanabilecek ifadelerden) dolayı, Makalat’ın Hacı Bektaş-ı Veli’ye aidiyetinden şüpheleniyorlar. Bunların başında da Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak geliyor. Bu görüş doğru olabilir, fakat delillerle desteklenmedikçe bir zan ya da tahmin olmaktan öteye gitmez. Mesela, Marx’ın, daha yaşadığı dönemde, görüşlerinin Lafargue tarafından çarpıtıldığını görünce, “Ben Marksist değilim” dediği biliniyor. Hacı Bektaş-ı Veli hakkında kaynaklarda pek fazla bilgi bulunmadığı için, bugünkü Hacı Bektaş-ı Veli algısının tam olarak doğru olduğunu söyleyebilecek durumda değiliz. Aslında, Makalat’tan şüphelenenlerin, bu akıl yürütüş biçimlerinin ve yöntemlerinin bir sonucu olarak, mevcut Hacı Bektaş-ı Veli algılamalarından da şüphelenmeleri, bunun da uydurulmuş olabileceğini düşünmeleri gerekir.

Hacı Bektaş-ı Veli’nin ifadelerini zahir ve batın olarak yorumlamaya gelince.. Aslında bu ayrım, doğal olarak tasavvuf çerçevesinde Sünniler arasında da var.. Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat mertebeleri, zahirden batına doğru bir gidişi ifade ediyor. Ancak, öyle sanıyorum ki Sünnilik ile Alevilik arasındaki temel farklardan birini, Sünniliğin zahir ile batını birlikte düşünmesi ve zahire aykırı bir batın düşüncesini kabul etmemesi oluşturuyor. Yani, zahir için batından, batın için zahirden vazgeçmeme fikri var.. Belki Alevilikte de var, bilemiyorum.. Fakat aslında bu konuda Sünniler arasında da bir fikir birliği yok. Mesela, İbnü’l-Arabi’nin ifadeleri konusunda ihtilaf var.. İbnü’l-Arabi’nin bazı sözlerini sünni ulema “İslam dışı” olarak nitelendirmiş, bazısı ise, bir tür “batın” atfederek aklamaya çalışmıştır. Kendi kişisel görüşümü söylemem gerekirse, önceleri İbnü’l-Arabi’yi savunanlar gibi düşünüyordum. Şimdi ise, öncelikle “zahir”e bakmak, “batın” olarak görülebilecek açıklamalara ise ancak “zahir”le açık biçimde çelişmemesi gerektiğinde itibar etmek gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde, herkesin “batın” anlayışı farklı olacağı için, insan sayısınca farklı “batın” ortaya çıkacaktır. “Hayır, senin ‘batın’ yorumun doğru değil, falanca alim ya da pîrinki doğru” dediğimizde ise, o alim ya da pîrin yorumunu “zahir” haline getirmiş oluruz.

Diyorsunuz ki: "Şeriat Kapısının makamlarından biri olan 'İbadet etmek'i ele aldğında Sünni bir can '5 vakit namaz' olarak algılar ama bir alevi ise yaptığı ibadetin vakitle olmadığını algılar."

Aslında, bu tarz bir yaklaşım Sünniler arasında da var. Günlük yaşama ilişkin birçok faaliyetin niyetle ibadet halini alacağı belirtilir. Bu anlayış, Peygamber Efendimiz s.a.s.'in hadislerine dayandırılıyor. Mesela, hadîse dayanılarak,  rızkını helalden kazanmak için çalışan insanın Allah yolunda cihad sevabı alacağı vurgulanıyor. Bu anlamda ibadet, geniş bir kavram olarak görülüyor.. İbadetin Türkçe tam karşılığı “kulluk”.. Ancak, ibadetin bu şekilde geniş bir şekilde yorumlanması, beş vakit namazı önemsiz hale getirmez. Çünkü, ibadet Allah’a yapılacağı için, neyin ibadet olduğuna karar verecek olan da Allahü Teala’dır. Allahü Teala ise, öncelikle namazı emretmiştir. Bu, ibadetin namazla sınırlı olduğu anlamına gelmiyor. Hadiste geçtiği gibi, bir müslümana tebessüm etmek bile ibadet sayılabilir, sevap kazandırır..

Diyorsunuz ki: "Fakat şunu artık, yok aslında sen sünnisin, alevilik te sünnilikten doğmuştur şekilinde ele almak ve azınlığı çoğunluk içinde eritmek pek te anlamlı olmaz sanırım."

Bunu söylemeye hakkınız var.. Zaten bu mümkün de değildir. Bugüne kadar mümkün olmamıştır, bundan sonra hiç olmayacaktır. Fakat aslında İslam'ın ilk yıllarında, doğal olarak, ne Sünnilik ne de Alevilik kavramları vardı. Bu yüzden aslında, Alevilik Sünnilikten doğmuştur demek bana da anlamlı gelmiyor. Sosyolojik olarak Aleviliğin Hz. Ali’nin hilafeti döneminde başladığını kabul edersek, o dönemde Sünnilik diye bir kavram bulunmadığına göre, Aleviliğin Sünnilikten doğduğunu söylemek mümkün olmaz.

Yine şöyle diyorsunuz: "Aleviliği sadece Hz Ali yanlısı olarak değerlendirmek, hem alevilere hem Aleviliğe bir hakaret ve küçümseme olarak algııyorum. Aleviliği sadece Hz Ali sevgisine indirgemek, aleviliği bimemekten kaynaklanmaktadır."

Şunu söyleyebilirim, Hz. Ali yanlısı olmayı hiçbir zaman bir hakaret ya da küçümseme olarak görmedim, görmekten de Allah'a sığınırım. Hiçbir sünninin de böyle bir yaklaşım içinde olacağını sanmıyorum. Varsa böyleleri, onların sünniliğinden de uzağım.. Bu konuda sünni yaklaşımın özünü, sahabelere dil uzatmamak oluşturur. Bu yüzden, Muaviye r.a.’ın yanında yer alan ashaba bile dil uzatmak istemezken, Hz. Ali taraftarlığına tepki göstermeleri olabilecek birşey değildir. Sünni ulema, Hz. Ali’nin haklı olduğunu da söyler. Fakat bunu söylerken, tümevarım yöntemiyle, olaylardan hareketle bu sonuca varmazlar. Tümdengelim yöntemiyle düşünürler. Hz. Peygamber s.a.s.’in hadislerinden hareketle bu sonuca varırlar. Aynı tümdengelim yöntemiyle, hadîse dayanarak, Muaviye r.a. ve diğer sahabeler aleyhinde de konuşmazlar. Yezid için ise, o sahabe olmadığı için, günahkâr ve zalim bir insan olduğunu söylemekten geri kalmazlar.

Ancak, belirttiğiniz şekilde, "Ali" kavramına yüklenen anlam sadece Hz Ali değilse, bu konuları tartışmak faydasız, belki de imkansız hale gelir. Hz. Ali hakkında tartışılabilir, çünkü onunla ilgili tarihsel veriler bu noktada belli bir zemin oluşturabilir. Fakat Ali kavramına "anlam yükleme" söz konusu olduğunda, herkes kendisine göre bir anlam yükleyecektir. Herkesin yüklediği anlamın bağlayıcılığı da sadece kendisi için olacaktır. Bir başkası bu yeni anlamı kabul etse bile, mantıkî bağlayıcılığından değil, kendi tercihinden kaynaklanacaktır. Şayet Alevilikteki Ali kavramına yüklenen anlam sadece Hz. Ali değilse, şahsen benim, Alevilik hakkında bugüne kadar bildiklerimi tümden gözden geçirmem gerekiyor demektir. Mesela benim için “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat”teki (Sünnet ve Cemaat ehli) Sünnet, Hz. Peygamber s.a.s.’in söz ve davranışlarını kapsıyor. Cemaat ise, “ümmet”i ifade ediyor. Cemaatten olmak, kendini müslüman toplumun bir ferdi olarak görmektir. Bu kavramlara, belirttiğim anlamlarla çelişen anlam yüklenmesi durumunda kabul etmek istemem.

Diyorsunuz ki: "Yüz yıllardır asimile edilmek istenen ve katliamlarla yok edilmeye çalışılan, kitap ve kaynakları yakılan, dergahları ellerinden alınarak, o dergahlar aracılığıyla asimile edlmeye çalışılan ve sonucunda canlarını kurtarmak için takiye uygulayan bir inancın, kendi gerçeklerini bulmak için zamanımızda tartışması da doğaldır."

Bence de tartışılması doğal.. Ancak, benzer bir durum Sünniler için Safeviler dönemiyle birlikte İran'da yaşanmıştır. Belki de daha katı bir biçimde. Osmanlı'da Yeniçeri ocağı, yani ordu, Bektaşi idi.. Yeniçerilerin padişah öldürdükleri bile oldu; Genç Osman gibi.. Bununla birlikte, Alevilerin görüşlerini tam bir özgürlük içinde söyleyemedikleri, baskı gördükleri bir gerçektir.. Ciddi sıkıntı ve zorluklar yaşamışlardır.

Bununla birlikte, "gerçek alevi"nin içki ile "Dem"i ayırımasından neyi kastettiğinizi bilmiyorum. Bu konuda bilgim yok. Fakat, içki konusunu önemserim ve basitlik olarak değerlendirmem. Bunun nedeni, içkinin ayet ve hadislerle açık biçimde yasaklanmış olmasıdır. Herhangi bir alevi veya sünni bu konuda farklı bir görüş ileri sürerse, bunu da kabul etmekten Allah'a sığınırım. Bu konuda herhangi bir "batıni" yorumu da asla kabul etmek istemem. Şayet böyle bir batınî anlam bulunsaydı, ayet ve hadislerde o batınî yorum açıkça söylenirdi. Sağ elle sol kulağı tutmaya gerek yok.. Allahü Teala ve peygamberleri insanlara mesajı açık, anlaşılır ve net bir şekilde vermişlerdir diye düşünüyorum; bulmaca çözmelerini istememişlerdir. Bir başkası farklı düşünebilir, fakat ben şahsen böyle düşünüyorum.

"Kırklar"dan neyi kastettiğinizi de bilmiyorum. Şu var ki, sünniler arasında da tasavvuf erbabı içinde "kırk"lardan bahsedenler vardır. Bu kırklar "Ebdal" olarak adlandırılırlar. Belki siz de onları kastediyorsunuz, bilmiyorum. Tasavvufçular tarafından ebdal, bir devirde yaşayan en büyük veliler olarak görülürler. Kutup ve gavs gibi kavramlar da vardır. Ancak, bazı sünni bilginler, bu kavramların İsmailiyye'den geçtiğini, yani Şii kökenli olduğunu söyleyerek itiraz etmektedirler. Bununla birlikte, tasavvufla ilgisi bulunan, yani "tarikatçı" diye adlandırılan sünniler bu itirazlara itibar etmemektedir. Onlarda genelde gavs, kutup ve kırklar düşüncesi vardır. Bu konuda benim ne düşündüğümü soracak olursanız, bu konu, kafamda netleştiremediğim, kesin bir kanaate varamadığım bir konu.. Ancak şunu kesin olarak söyleyebilirim: Bunlara inanmak, müslüman olmanın şartlarından değildir. Çünkü bu konuda Kur’an’da bir bilgi bulunmadığı gibi, hadîslerden hareketle de onları bilip tanımanın kesin bir inanç esası oldukları sonucuna varmak mümkün değildir. Bununla birlikte hadîs kitaplarında “ebdal” kavramı geçiyor. Mesela biri şöyle: “Ümmetim arasında her zaman kırk kişi bulunur. Bunların kalbleri İbrâhim'in (aleyhisselâm) kalbi gibidir. Allahü teâlâ onların sebebi ile kullarından belâları giderir. Bunlara Ebdâl denir. Onlar bu dereceye namaz ve oruç ile erişmediler. İbn-i Mes'ûd radıyallahü anh; "’Yâ Resûlallah! Ne ile bu dereceye ulaştılar?’ diye sorunca; ‘Cömertlikle ve müslümanlara nasîhat etmekle (hayırhah olmak, onların iyiliğini istemekle) eriştiler’ buyurdu.” Burada cömertliğe ve kalp temizliğine vurgu var. Fakat bu hadîs, namaz ve oruçla ilgileri bulunmadığına değil, bunların yanı sıra cömertlik ve kalp temizliği gibi iki haslete sahip olduklarına işaret etmektedir. Bu hadis çerçevesinde düşünülürse, ebdal diye adlandırılabilecek bir topluluk vardır. Fakat bizim için onları tanımak, bilmek gibi bir yükümlülük yok. Zaten tarih boyunca böyle bir topluluğun gösterilip, "İşte bu kırk kişi ebdaldir" denildiği olmamıştır. Ve onların "ebdal" olarak bizim üzerimizde bir selahiyetleri ve otoriteleri de yoktur. Tam aksine, bir kimse ebdallerden ise, ondan, bize karşı cömert olmasını ve hayırhah olmasını bekleyebiliriz. Bu özellikler kendisinde olmayan bir insanın ebdal olması da mümkün değildir. Bir ebdal, "Ben ebdalim, bana karşı cömert olun, benim iyiliğim için çalışın" diyen kişi değildir.

Aslında, yazdığınız, Aleviliğin Hz. Ali'nin şahsına indirgenmemesi düşüncesi bir açıdan önemli.. Şu anlamda: Hz. Ali, "Hakkı kişilere göre tanıma, hakkı tanı, ehlini de tanırsın" diyor. Hakikat, şahıslardan bağımsız düşünülmelidir. Bizim de, şahısları ve grupları değil, "ilke"leri savunmamız gerekir. Mesela bence, sünnicilik yapmanın veya sünni kitleyi savunmanın bir anlamı yoktur. Önemli olan Sünnilikten neyin anlaşıldığı ve neyin kastedildiğidir. Sünnilik olarak bilinen ilkelerdir. Sünnet’e ve Cemaat’e (ümmete) bağlılıktır.

"Hakikat, şahıslardan bağımsız düşünülmelidir" derken, her insanın, kendi düşüncesinin ürünü olarak, birtakım kavramlara anlam "yüklemesi"ni, yükleyebilmesini kast etmiyorum. Bence bunun bir değeri yoktur. Bu, şahsım için de böyledir. Benim bir başkasının herhangi bir kavrama yüklediği anlamları kabul etmem gerekmediği gibi, bir başkasının da benimkileri kabul etmesi gerekmez. Mesela burada yazdığım görüşleri de, hepsi tamamen doğru bile olsalar, salt ben söyledim diye insanlar kabul etselerdi, bu yanlış olurdu. (Böyle birşey yok, ama olsaydı, yanlış olurdu. Çünkü hakikatin ölçüsü olarak beni kabul etmiş olurlardı.) Bana göre, hakikatin anlaşılmasının temelini vahiy oluşturur; yani Allah'ın mesajı, kitapları.. Peygamberler de bu mesajı açıklamışlardır.

Önemli olan Allahü Teala'nın yüceliğini, kulları ve yaratılmış varlıkları karşısındaki üstünlüğünü çok iyi kavramaktır. Allah'ın kelamının da kulların kelamına üstünlüğü, Allah'ın kullarına üstünlüğü gibidir.

Bilmukabele sevgi ve saygılar..

Selamlarımla..
« Son Düzenleme: Mart 15, 2010, 12:56:57 ÖS Gönderen: hayri y?ld?r?m »
Kayıtlı

Atmalı

  • Formu Bilen
  • ******
  • Teşekür: +20/-3
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 450
  • Damla
Ynt: HACI BEKTA?-I VEL? ALEV? OLDU?U KADAR SÜNN? ?D?
« Yanıtla #5 : Mart 16, 2010, 07:54:35 ÖS »

Alıntı
MENAKIB-I HACE BEKTAŞ VELİ
 
Bugün elimizde Hace Bektaş Veli tarafından yazıldığı muhakkak hiç bir eser mevcut değildir. Mevcut kaynakların en etraflısı sayılan Velayetname'nin yazarı Ali Çelebi, Hace Bektaş Veli'nin soy şeceresi hakkında şöyle der: «Hace Bektaş Veli, İbrahim Sani diye anılan Seyit Muhammet'in oğludur. Seyit Muhammet, Musa Sani; Musa İbrahim Mükerrem Mucap oğludur. İbrahim Mükerrem Mucap, Horasan sultanı Ali b. Musa Rıza'nın, ana baba bir küçük kardeşidir. İmam Ali Rıza'nın kardeşi olan İbrahim Mucap, İmam Musa Kazım'ın oğludurKaynak: Vilayetname (Menakıb-ı Hace Bektaş Veli), sa.12, A.Y.
 
1. Şimdi Ali Çelebi'nin yazdıklarını tetkik edelim: İmam Musa Kazım, hicret'in 128 (M. 746) senesi Hz. Muhammed'in annesi Amine'nin kabrinin bulunduğu el-Abva'da doğduğu rivayet edilmektedir. En yaygın rivayete göre, hicret'in 183 senesi receb (M. Ağustos 799) ayında Bağdad'da Abbasi halifesi Harun er-Reşid'in hapishanesinde öldü. Kaynak: İbnü'l-Esir, El-Kamil Tarihi, c. 6, sa.150, B.Y. İslam Ansiklopedisi, Leyden tabı mad. Musa Kazım, M.E.B.Y.
 
Şu cihete dikkati çekmek gerekir ki, imam Musa Kazım'ın tornu Seyyid Muhammed, nasıl olurda oğluna Bektaş gibi türkçe kökenden bir ad koyar?. Hace Bektaş'ın, miladi 1209 ve yahut 1210 senesi doğduğu ve miladi 1271 senesinde öldüğü; halen bir çok kimseler tarafından ziyaret edilen türbesinin bulunduğu yere gömüldüğü rivayet edilmektedir. İmam Musa Kazım ile Hace Bektaş Veli arasında 410 yıl var. Nasıl olurda Hace Bektaş Veli, İmam Musa Kazım'ın tornu Seyyid Muhammed oğlu olur?.
 
Vilayetname'de, Hace Bektaş'ın Anadolu'ya gelişi şöyle aktarılmaktadır: Hace Ahmet Yesevi: «Ya Bektaş git, seni Rum'a saldık, Sulucakarahöyük'ü sana yurt verdik; Rum'da gerçek erenler, budalalar, sarhoşlar çoktur; artık hiçbir yerde eğlenme, hemen yürü.» Hace Bektaş Veli ertesi günü, güneş doğarken Ahmet Yesevi'den izin alıp yola düştüVilayetname (Menakıb-ı Hace Bektaş Veli), sa. 35.
 
2. Şimdi Ali Çelebi'nin yazdıklarını tetkik edelim: Nakşibendi tarikatinin meşhur Şeyhi Ahmed Yesevi, 12'ci asrın ikinci yarısında, garbi Türkistan'da şimdiki Çimkent şehrinin biraz şarkında Sayram kasabasında doğduğu ve hicret'in 562 (M.1166) senesinde öldüğü; halen bir çok kimseler tarafından ziyaret edilen türbesinin bulunduğu yere gömüldüğü rivayet edilmektedir. Kaynak: İslam ansiklopedisi, Leyden tabı, mad. Ahmed Yesevi, M.E.B.Y.
 
Miladi 1166 senesinde ölen Şeyh Ahmed Yesevi, nasıl olurda miladi 1210 senesinde doğan Hace Bektaş Veli'e, git seni Rum'a saldık, Sulucakarahöyük'ü sana yurt verdik der?. Hiç şüphesizdir ki, Hace Bektaş Veli, Ahmed Yesevi ile görüşmesine maddeten imkan yoktur.
 
Vilayetname'de, Hace Bektaş Veli'nin kaya yürütme kıssası şöyle aktarılmaktadır: Akşehir'de, Seyyid Mahmut Hayrani derler bir er vardı. Bu er birgün, bir arslana bindi; bir yılanı da kamçı yaptı ve 300 mevlevi dervişiyle Hünkar'ı görmek için yola çıktı. Sulucakarahöyük'e yaklaşınca, durumu Hünkar'a haber verdiler; "Aliler Sırtı'na yaklaştı", dediler. Hünkar,"O gelen kişi canlıya binmiş, biz cansıza binelim", dedi. Kızılcahalvet yakınında bir kızıl kaya vardı; bir dam duvarı kadar büyüktü. Hemen o kayanın üstüne çıktı ve "Ey kayacık, Tanrı'nın izniyle o gelen erenlerden yana yürü", buyurdu. Kaya, o an kuş uçar gibi gürleyerek Aliler Sırtı'na goğru yol almaya başladı. Bu nedenle o kayanın başı, tıpkı bir kuşa benzer. Öte yandan Seyyid Mahmut Hayrani, arslan üstünde, elinde yılan gelirken, Hünkar'ın bir kayaya binmiş, yürütüp gelmekte olduğunu gördü. "Er nazarında küstahlık, edepsizlik etmişiz", deyip arslandan indi, yılanı da elinden attı. Hünkar, kayaya "dur!", dedi, kaya durdu. Vilayetname (Menakıb-ı Hace Bektaş Veli), sa. 96.
 
3. Buna benzer bir kıssa da, Tunceli ili Mazgirt ilçesine tabi Darıkent (Muhundi) Bucağı'nda Baba Mansur (Mam-sur)'un duvar yürüttüğüdür. Bu kıssa Talib toplumu arasında şöyle aktarılmaktadır: Tunceli ili Nazmiye (Kızılkilise) ilçesine bağlı Bostanlı köyüne tabi Zeve mezrasında ikamet eden Hace Kureyş, birgün vahşi bir ayının sırtına bindi, yılanı da bir kamçı olarak eline aldı ve Baba Mansur'u ziyaret etmek üzere yola çıktı. O sırada duvar yapmakta olan Baba Mansur, Hace Kureyş'in bu kerametine karşılık, yapmakta olan duvara binerek "Ey duvar Hak'ın izniyle Hace Kureyş'i karşılamak üzere yürü", dedi. Hace Kureyş, Baba Mansur'un cansız duvara binmiş olduğunu görünce, hemen ayının sırtından indi, yılanı da elinden attı. Baba Mansur, duvara "dur!", dedi, duvar durdu. Hace Kureyş, Baba Mansur'un elini öpüp, mürşid olarak kabul ettiği, rivayet edilmektedir.
 
Martin van Bruinessen, benzeri bir kıssayı Dalehu'da dinlemişti. Soltan Sohak bu başarılı mucizeciydi, rakibi de Pir Mikail. Kaynak: Ağa, Şeyh ve Devlet, sa, 410, Ö.Y.
 
Vilayetname'de, Hace Bektaş Veli, Seyyid Battal Gazi mezarını ziyaret etmeyi şöyle aktarılmaktadır: «Hace Bektaş, Seyit Gazi'nin mezarını ziyaret etmeyi düşündü. Eskiden Seyit Gazi'nin mezarının nerede olduğ bilinmiyordu. Sonradan Sultan Alaettin'in anası, ruyasıda gördü; gördüğü yere büyük bir türbe yaptırdı; böylece bayındır (imar edilmiş) oldu. Hünkar, mezara gelince, orada bulunan erenlerin anlatıklarına gör, „essalamü aleyküm soyum başı“, dedi. O anda Seyit'in kutlu mezarından, „Aleykümselam ilim şehrim“ diye bir cevap geldi. Derken Hünkar, kıyısı ucu bucağı olmayan bir deniz oldu; Seyit'in mezarı da o denizin içinde bir kabak gibi yüzmeye başladı. Sonra Hünkar da, Seyit'in mezarı da eski durumu aldVilayetname (Menakıb-ı Hace Bektaş Veli), sa.133-134.
 
4. Şimdi Ali Çelebi'nin yazdıklarını tetkik edelim: Battal, Emevi ordularının hicret'in 98-122 (M. 717-740) yılları arasında Rum seferlerinde bulunmuş, hicret'in 122 (M. 740) senesi bugünkü Afyonkarahisar yakınlarından bulunan eski ''Akroinon'' mevkiinde vukua gelen büyük savaşta öldürülmüştür. Tarihi şahsiyeti. Adının „Abdullah“ olduğunda mevcut ve mevsuk en eski kaynaklardan bir çoğu, birleşiyorlar. Battal („kahraman“) sıfatı, tarihi kaynakların hepsinde, onun lakabı olarak, görülmektedir. Künyesi, İbnü'l-Esir'e göre, Abdullah Ebü'l-Hüseyin olup aslen Antakyalı ve Sibt'e göre, Şam'lıdır. İbn Asakir'e göre, Emevilerin azatlı bir kölesi idi ve arap aslından değildi. Nasıl olurda Hace Bektaş Veli, Emevilerin azatlı bir kölesi olan Seyyid Battal Gazi'ye soyumun başı der?. Kaynak: Taberi (M.839-923), Tarih-i Taberi, c. 3, sa. 496-498, E.O.Y. İbnü'l-Esir (M.1160-1234), El-Kamil, Tarihi, c. 5, sa. 206-207, B.Y. İslam ansiklopedisi, Leyden tabı, mad. Battal M.E.B.Y. Hammer, Büyük osmanlı tarihi, c.1, sa. 224, İ.O.Y.
 
Vilayetname'de, Hace Bektaş Veli türbesi'nin inşası şöyle aktarılmaktadır: Hünkar zamanında Gazi Murat (Murat II.) padişahtı; Edirne'yi almış, çok savaşlar etmişti. Bursa kentinden otururdu; atası Otman, Hünkar'ın kisvesini giydiği için o da Hünkar'a çok düşkündü. Tam ziyaret etmeyi düşünürken Hünkar'ın ahirete göç ettiğini duydu. Çok ağladı; sonunda türbesini yaptırmayı akıl etti. Mimar istedi; birçok mimarlar geldi, ancak hiçbirini beğenmedi; en sonunda kaplıca mimarı geldi; bu mimarın adı Yanko Medyan idi. Padişah mimara, „kubbesi sağlam olsun; fakat sekizinci imam aşkına kubbeyi sekiz köşe yap“, diye emretti. Aynı zamanda Hızır Lale'yi çağırdı, ona niyaz etti, onun himmetini aldı, haracını verdi ve yolladı. Mimar, Sulucakarahöyük'e geldi; gerekli hazırlıklar yapıldı, türbe kuruldu; kubbe yükseldi, tamamlandıVilayetname (Menakıb-ı Hace Bektaş Veli), sa.163.
 
5. Şimdi Ali Çelebi'nin yazdıklarını tetkik edelim: Hace Bektaş Veli, miladi 1210 yılında doğup, 1271 yılında ölmüştür. İkinci Murat, miladi 1421-1444+1445+1446-1451 yıları arası padişah olmuştur. Nasıl olurda Hace Bektaş Veli zamanında Gazi Murat padişah oluyor?. Diğer mühim bir nokta da, Hacım Köyünde kurulmuş olan tekkenin mimari tarihi hicret'in 925 (M.1519) ile hicret'in 968 (M.1560) yılları arasında tamamlanmış. Bu iki noktayi dikkate aldığımızda türbenin, İkinci Murat tarafından inşası mümkün görünmemektedir.
 
Yukarıda görüldüğü üzere, anlaşılan içinde Hace Bektaş Veli'nin soyu ve kerametleri bulunan Velayetname, hicret'in 1034 (M.1624) senesi, Ali Çelebi tarafından yazılmış ve Hace Bektaş Veli'ye izafe edilmiş bir risale olup, tarihi bir hakikat sayılmadığını söylemek pekte yanlış olmaz. Kaynak: Vilayetname (Menakıb-ı Hace Bektaş Veli), sa. 165, A.Y.
 
Hâce lakabı konusuna gelince, Hâce (Hvâca) kelimesi, yeni farsçada, efendi, sahip, katip, muallim gibi mutelif manalarda kullanılan, kılasik arapçaya ve şarki arap lehcelerin de, efendi manasına huvvâcâ, havâca şeklinde tesadüf ediliyor. Bu kelime Hindustani ve Belüce dillerine de hvâca şeklinde germiştir.
[/quote]

Görülüyor ki Hace Bektaşi velinin makallat adlı bir eseri yok. Ayrıca Nakşi olan Ahmet Yesevinin de öğrencisi olamaz. Bu çabaar Alevi Bektaşiliğin saptırılması ve ya asimile edilmesi çabasından başka birşey değildir.
« Son Düzenleme: Mart 16, 2010, 08:19:37 ÖS Gönderen: Atmal? »
Kayıtlı
ŞİKAYET EDECEĞİNE BİRŞEYLER YAP

hayri y?ld?r?m

  • Yeni Üye
  • *
  • Teşekür: +4/-0
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 49
Ynt: HACI BEKTA?-I VEL? ALEV? OLDU?U KADAR SÜNN? ?D?
« Yanıtla #6 : Mart 16, 2010, 09:50:59 ÖS »

Halit Seyfi Bey, merhaba...
Daha önceki ifadelerinize de yer vermek gerekirse... Şöyle diyordunuz:
“Hacı bektaş dergahının nakşilere verilmesini bir yasaklama olarak değerlendirmişsiniz. Belki öncesi ve sonrası olan osmanlı, ‘katli vacip’ veya ‘katlini emreden’ fermanlar olmasa idi belki bu fikrinize karşı çıkmazdım, fakat osmanlı tarihine baktığınız zaman, sadece yeniçerilerin yasaklanması olayı olmadığı fakat toptan bir inancın yok edilmesine veya bastırılmasına yönelik olduğu ortadadır.”
Aslında II. Beyazıt öncesinde Osmanlı topraklarında bir alevi-sünni sürtüşmesi yok. Hatta Osmanlılar Erdebil tekkesine (Şah İsmail’in dedelerine) her yıl hediye gönderiyorlar. Şeyh Safiyyüddin’in oğlu olan Şeyh Sadreddin’in talebesi olan Somuncu Baba (Hamideddin-i Aksarayi, Şeyh Hamid-i Veli) Bursa’ya gelip yerleşmiş, II. Bayezid Ulu Cami’nin açılışını yaparken Cuma günü hutbeyi ona okutmuşlardır. Sonra Karamanoğulları’nın elindeki Aksaray’a yerleşmiş, orada vefat etmiştir. Darende’deki torunları, kabirin Darende’de olduğunu iddia ediyorlar ama, doğrusu Aksaray’dır. Nitekim Evliya Çelebi ziyaret etmiş ve yazmıştır.
Bunu şunun için anlatıyorum. Bu alevi-sünni karşıtlığı meselesi, II. Bayezid dönemine kadar yok. Hatta Erdebil’e olan saygılarından dolayı, Yavuz Selim’in kardeşi Ahmet’in oğlu bile, Şeyh Haydar’ın icat ettiği kızıl tacı giymiştir. II. Bayezid, Şah Kulu’ya bile, Antalya’da bir mağarada inzivaya çekildiği dönemde hediye olarak para göndermiştir. Fakat Şah Kulu, Şah İsmail adına isyan etmiştir. Epeyce bir karışıklık çıkarılmıştır. Evet, Yavuz Selim kızılbaş olarak bilinen insanları takip ettirmiş, ya öldürtmüş ya hapsettirmiştir. Bu, doğrudur. Fakat daha önce kızılbaş isyanlarının çıktığı, bunların da pekçok insan öldürüp ev yağmaladığı bilinen tarihî gerçeklerdir. Şayet bu tür isyanlar olmasaydı ve Şah İsmail’in Anadolu içlerindeki Erdebil tekkesine bağlılık duyan insanları Osmanlı’ya isyan etmeye teşvik etmesi olayı yaşanmasaydı, bu topraklarda bugünkü alevi-sünni gerilimi ve kutuplaşması muhtemelen olmayacaktı. Kızılbaşlıkla aleviliği ayırmak gerekiyor. Kızılbaşlık Şeyh Haydar’la başlıyor, Alevilik ise daha eski..
Şuna katılıyorum: Aleviler kendilerini Sünnilikle ilişkili görmek istemiyorlarsa, “Hayır, ilişkilisiniz” demek yanlıştır.
Hatta, “Aleviler de İslam’dır” denilmesinden rahatsız olunuyorsa, Alevilik için “O da İslam” demek de yanlış olur.
Şöyle diyorsunuz: “İslamiyetin ilk döneminde İslam içinde sünni bir mezhep yoktu. Bugün sünni mezheplerin kurucularının hocası İmam Cafer olmasına rağmen, sünni mezheplerin hangisi ‘biz aslında caferiyiz’ der, ben görmedim.”
Aslında sünniler mezhepleri itikadî (inançsal) ve amelî (davranışsal) olarak ikiye ayırırlar. Mesela bugün itikadda bazı sünniler Eş’arî, bazıları Matüridî’dir. Bazıları da selefî olduklarını söylerler. Selef, öncekiler; halef de sonrakiler demektir (halife, halef kelimesiyle aynı kökten). Selefî olduklarını söyleyenler, İslam’ın ilk döneminde yaşamış bütün önde gelen ulemayı selef kabul ederler. İmam Cafer de bunlardandır.
Ancak, bazı alimler, tarikatların da, itikadî ve amelî mezhepler gibi, tasavvufî/ahlakî mezhepler kabul edilebileceğini ileri sürmektedirler. Onlara göre (mesela birisi Suriyeli meşhur Said Havva), Nakşbendiler, Kadirilik gibi tarikatların dayandıkları Cüneyd-i Bağdadî gibi zatlar birer tasavvufî/manevî mezhep imamıdır. Bu anlamda, Nakşbendiler silsilelerini Cafer-i Sadık hazretlerine dayandırdıkları için, tasavvufî açıdan onun mezhebinden olduklarını söylemiş olmaktadırlar.
Sünnilerin iddiası şudur: Gerçek anlamda İmam Cafer’in yolundan gidenler bizleriz. Gulat-ı Şia onun mesajını çarpıtmışlardır. Gulat-ı Şia, Şiilikte aşırı gidenler, ölçüyü yitirenler demektir.
Diyorsunuz ki: “Ayrıca Alevilikle yesevilik arasında derin farklar vardır. Hacı bektaşın yesevide ders alması, yukarıda verdiğim örnekteki gibi sünni mezhep kurucularının İmam caferden ders alması gibidir. Hocamla aynı düşünecem diye birşeyin olması mümkün değildir. KAldıki Ahmet Yesevi İle Hacı bektaşın yaşadıkları dönem aynı değildir. Ahmet Yesevi 1166 da ölmüştür. Hace bektaş ise 1209-1271 yılları arasında yaşamıştır. Öyle ise Hacı bektaşla Ahmey yesevinin ilişkisi mümkün değildir.”
Bu söyledikleriniz mantıklı.. Belki de ilişkileri yok..
Yine şöyle diyorsunuz:
“Bugün elimizde Hace Bektaş Veli tarafından yazıldığı muhakkak hiç bir eser mevcut değildir. Mevcut kaynakların en etraflısı sayılan Velayetname'nin yazarı Ali Çelebi, Hace Bektaş Veli'nin soy şeceresi hakkında şöyle der: «Hace Bektaş Veli, İbrahim Sani diye anılan Seyit Muhammet'in oğludur. Seyit Muhammet, Musa Sani; Musa İbrahim Mükerrem Mucap oğludur. İbrahim Mükerrem Mucap, Horasan sultanı Ali b. Musa Rıza'nın, ana baba bir küçük kardeşidir. İmam Ali Rıza'nın kardeşi olan İbrahim Mucap, İmam Musa Kazım'ın oğludur.» Kaynak: Vilayetname (Menakıb-ı Hace Bektaş Veli), sa.12, A.Y.”
Bu şecere doğru olabilir, fakat belki de bir iki kişi eksik, atlanmış.. Bilemiyorum.
Şöyle diyorsunuz: “Şu cihete dikkati çekmek gerekir ki, imam Musa Kazım'ın tornu Seyyid Muhammed, nasıl olurda oğluna Bektaş gibi türkçe kökenden bir ad koyar?”
Bu, mümkündür. Böyle şeyler olabilir. Mesela şu anki Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın adını, komşuları olan bir Alevi koymuş. “Bin Ali”, Ali oğlu demektir. Binali Yıldırım alevi değil ama, adının konuluşu böyle. Bu tür şeyler olabilir.
Diyorsunuz ki: “Şimdi Ali Çelebi'nin yazdıklarını tetkik edelim: Nakşibendi tarikatinin meşhur Şeyhi Ahmed Yesevi, 12'ci asrın ikinci yarısında, garbi Türkistan'da şimdiki Çimkent şehrinin biraz şarkında Sayram kasabasında doğduğu ve hicret'in 562 (M.1166) senesinde öldüğü; halen bir çok kimseler tarafından ziyaret edilen türbesinin bulunduğu yere gömüldüğü rivayet edilmektedir. Kaynak: İslam ansiklopedisi, Leyden tabı, mad. Ahmed Yesevi, M.E.B.Y. Miladi 1166 senesinde ölen Şeyh Ahmed Yesevi, nasıl olurda miladi 1210 senesinde doğan Hace Bektaş Veli'e, git seni Rum'a saldık, Sulucakarahöyük'ü sana yurt verdik der?. Hiç şüphesizdir ki, Hace Bektaş Veli, Ahmed Yesevi ile görüşmesine maddeten imkan yoktur.”
Ahmed-i Yesevi, Nakşibendi değildir. Çünkü Şah-ı Nakşbend daha sonraki dönemin insanı.. Ahmed-i Yesevi, Yusuf-u Hemedani’nin talebesidir. Şah-ı Nakşbend’in şeyhlerinin şeyhi olan Abdülhalık Gücdüvani de aynı şekilde Hemedani’nin halifesidir. Nakşibendilik ile Yesevilik arasında köken birliği vardır, fakat Ahmed-i Yesevi doğal olarak Nakşbendi değildir. Ancak, yukarıdaki zaman bakımından yaptığınız tenkit yerinde bir tenkit.
Diyorsunuz ki: “... Şimdi Ali Çelebi'nin yazdıklarını tetkik edelim: Battal, Emevi ordularının hicret'in 98-122 (M. 717-740) yılları arasında Rum seferlerinde bulunmuş, hicret'in 122 (M. 740) senesi bugünkü Afyonkarahisar yakınlarından bulunan eski ''Akroinon'' mevkiinde vukua gelen büyük savaşta öldürülmüştür. Tarihi şahsiyeti. Adının „Abdullah“ olduğunda mevcut ve mevsuk en eski kaynaklardan bir çoğu, birleşiyorlar. Battal („kahraman“) sıfatı, tarihi kaynakların hepsinde, onun lakabı olarak, görülmektedir. Künyesi, İbnü'l-Esir'e göre, Abdullah Ebü'l-Hüseyin olup aslen Antakyalı ve Sibt'e göre, Şam'lıdır. İbn Asakir'e göre, Emevilerin azatlı bir kölesi idi ve arap aslından değildi. Nasıl olur da Hace Bektaş Veli, Emevilerin azatlı bir kölesi olan Seyyid Battal Gazi'ye soyumun başı der?. Kaynak: Taberi (M.839-923), Tarih-i Taberi, c. 3, sa. 496-498, E.O.Y. İbnü'l-Esir (M.1160-1234), El-Kamil, Tarihi, c. 5, sa. 206-207, B.Y. İslam ansiklopedisi, Leyden tabı, mad. Battal M.E.B.Y. Hammer, Büyük osmanlı tarihi, c.1, sa. 224, İ.O.Y.”
Bu eleştirileriniz de tabii ki mantıklı...
 
Yine diyorsunuz ki: “... Şimdi Ali Çelebi'nin yazdıklarını tetkik edelim: Hace Bektaş Veli, miladi 1210 yılında doğup, 1271 yılında ölmüştür. İkinci Murat, miladi 1421-1444+1445+1446-1451 yıları arası padişah olmuştur. Nasıl olurda Hace Bektaş Veli zamanında Gazi Murat padişah oluyor?. Diğer mühim bir nokta da, Hacım Köyünde kurulmuş olan tekkenin mimari tarihi hicret'in 925 (M.1519) ile hicret'in 968 (M.1560) yılları arasında tamamlanmış. Bu iki noktayi dikkate aldığımızda türbenin, İkinci Murat tarafından inşası mümkün görünmemektedir.”
İkinci Murat ile Hacı Bektaş-ı Veli’nin aynı dönemin insanı olması mümkün değil, fakat belki de türbeyi yaptırmıştır. Bu, mümkün.. Ama, kesin bilmiyorum. Diğer ayrıntılar sonra eklenmiş olabilir.
 
Diyorsunuz ki: “Yukarıda görüldüğü üzere, anlaşılan içinde Hace Bektaş Veli'nin soyu ve kerametleri bulunan Velayetname, hicret'in 1034 (M.1624) senesi, Ali Çelebi tarafından yazılmış ve Hace Bektaş Veli'ye izafe edilmiş bir risale olup, tarihi bir hakikat sayılmadığını söylemek pekte yanlış olmaz. Kaynak: Vilayetname (Menakıb-ı Hace Bektaş Veli), sa. 165, A.Y.”
Mantıklı..
 
Diyorsunuz ki: “Hâce lakabı konusuna gelince, Hâce (Hvâca) kelimesi, yeni farsçada, efendi, sahip, katip, muallim gibi mutelif manalarda kullanılan, kılasik arapçaya ve şarki arap lehcelerin de, efendi manasına huvvâcâ, havâca şeklinde tesadüf ediliyor. Bu kelime Hindustani ve Belüce dillerine de hvâca şeklinde germiştir.”
Bu yorum da mantıklı.. Ancak, Hacı, Hace’den mi gelme, bilmiyorum. Hacdan gelen Hacı kelimesi Hace’den farklı.
Sonuç olarak şöyle diyorsunuz: “Görülüyor ki Hace Bektaşi velinin makallat adlı bir eseri yok. Ayrıca Nakşi olan Ahmet Yesevinin de öğrencisi olamaz. Bu çabaar Alevi Bektaşiliğin saptırılması ve ya asimile edilmesi çabasından başka birşey değildir.”
Bütün bunlardan Hacı Bektaş-ı Veli’nin Makalat adlı bir eserinin bulunmadığı sonucu çıkmaz. Fakat var olduğu sonucu da çıkmaz. Yalnız şunu biliyoruz: Ortada Makalat adlı bir kitap var birileri bunu Hacı Bektaş-ı Veli’ye dayandırıyor. Esat Coşan’ın Makalat’a yazdığı sunuş yazısında bu konuda birşeyler söyleniyor ama, kitabı birisine hediye ettiğim için şu anda bakmam mümkün değil. Ortada iki ihtimal var: Ya Hacı Bektaş-ı Veli’nin böyle bir kitabı var, ya da birileri başka bir kitabı ona izafe ediyor. Başka birilerinin Hacı Bektaş-ı Veli’ye ait olmayan bir kitabı ona aitmiş gibi göstermesi de mümkündür, fakat bunun için delil getirilmesi gerekir. Yani kaynaklarda şöyle bir ifade yer almış olsa belki bu söylenebilir: “Hiç eser yazmamıştır”. Ya da şöyle bir ifade: “Bazıları onun adına ona ait olmayan şeyler yazmışlardır.”
Belki de haklısınız.. Makalat ona ait olmayabilir de.. Ancak, mevcut veriler çerçevesinde ona ait olduğunu kabul etmek gerekir diye düşünüyorum. Burada benim hareket noktam, asimilasyon falan meselesi değil. Şayet Hacı Bektaş-ı Veli’ye ait olmayan bir kitap ona malediliyorsa, bu bir sahtekârlıktır. Birileri bunun böyle olduğunu bile bile bu iddiayı sürdürüyorlarsa, bu daha büyük bir sahtekârlık olur..
Selamlar...

Kayıtlı

Atmalı

  • Formu Bilen
  • ******
  • Teşekür: +20/-3
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • Cinsiyet: Bay
  • İleti: 450
  • Damla
Ynt: HACI BEKTA?-I VEL? ALEV? OLDU?U KADAR SÜNN? ?D?
« Yanıtla #7 : Mart 16, 2010, 10:31:53 ÖS »

Sevgili can

Makalat konusunda kısmende olsa uzlaşmış durumdayız. Eyvallah can aşk ile

Ahmet Yesevinin kökenine gelince, haklısınız direk nakşibendi dememiz doğru olmaz.

Alevi sünni sürtüşmesine gelince; Hiç bir zaman bu olmadı, şimdide yok fakat iktidar sahiplerinin kışkırtmaları ve yapılan katliamlar var. Bu bir alevi sünni savaşı olarakta algılamak doğru olmaz. tarih boyunca hiç bir alevi kitlesel olarak hiç bir sünni katliamı yapmamıştır. Bu tek taraflı olarak sünni halkın cahil bir kısmının kışkırtılarak alevilerin katledilmesinden başka şey değildir.

Örnek olarak yakın tarihimize bakalım. Gerek Maraş, gerek malatya, çorum, sivas gazi katliamları bu yolla yapılmış ve yüzlerce alevinin kadın erkek çocuk demeden, korkunç şekilde öldürüldüğü bir gerçektir. Bu saydıklarımdan Gazi katliamı bizzat, devletin memuru eliyle yaptığı bir katliamdır.

Sevgili can

Benim dikkatimi çeken şey hangi alevi şahsiyeti öne çıkarsa sünni canlarımız o şahsiyeti hemen süniliğe bağlamaya çalışırlar. Sizde "sünni idası" dediğiniz şeyle bunu söylüyorsunuz ve alevilerin bu yolda gitmediğini ima ediyorsunuz. Nedese Alevilerin sevdiği şahsiyetler iyi ama aleviler kötü oluyor.

Bu size suçlama olarak getirdiğim birşey olarak algılamayın, genel yaklaşım olarak bu böyledir.

Saygılar
Kayıtlı
ŞİKAYET EDECEĞİNE BİRŞEYLER YAP
Sayfa: [1]   Yukarı git
 

Bu sayfa 0.067 saniyede 23 sorgu ile oluşturulmuştur